Kapıyı Kim Çalacak – 2: Kanun Değişti, Denge Düzeldi mi?

19 Nisan 2026 tarihinde yayımladığım “Kapıyı Kim Çalacak?” başlıklı yazıda, Anayasa Mahkemesinin Vergi Usul Kanunu’nun elektronik tebligata ilişkin 107/A maddesi hakkında verdiği iptal kararını vesile ederek daha temel bir soruyu tartışmaya çalışmıştım: Elektronik tebligat, vergi hukukunda yalnızca yeni ve daha hızlı bir iletişim aracı mı getirmiştir; yoksa idare ile mükellef arasındaki dengeyi, bildirme külfetini idareden mükellefe kaydıracak biçimde değiştirmiş midir?

Yazının sonunda, yapılacak kanun değişikliğinin yalnızca Anayasa Mahkemesinin tespit ettiği kanunilik sorununu gidermekle yetinmemesi gerektiğini belirtmiştim. Kanaatimce ihtiyaç, idarenin düzenleme yetkisinin sınırlarını kanunda göstermekten ibaret değildi. Elektronik tebligatın, geleneksel tebligat yollarının arkasındaki “muhataba gerçekten ulaşma” fikriyle yeniden ilişkilendirilmesi; hız ile güvence, idari kolaylık ile gerçek bilgilenme arasında daha dengeli bir yapı kurulması gerekiyordu. Önceki yazının temel sorusu bu nedenle basitti:

Mükellefin hukukunu etkileyen sözü kim taşıyacak; devlet mi mükellefin kapısını çalacak, yoksa mükellef mi devletin dijital kapısında bekleyecekti?

Aradan geçen kısa sürede kanun koyucu harekete geçti. 24 Haziran 2026 tarihinde kabul edilen 7587 sayılı Kanun, 1 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. Kanun’un 9. maddesiyle VUK m. 107/A bütünüyle yeniden yazıldı; 11. maddesiyle de geçici 38. madde getirildi. Böylece Anayasa Mahkemesi kararının doğuracağı boşluk, iptal hükmünün yürürlüğe girmesi beklenmeden dolduruldu.

Şimdi, önceki yazıda sorulan soruya yeniden dönmek gerekiyor: Kanun değiştiğine göre, elektronik tebligatın yönü ve idare–mükellef dengesi de değişmiş midir?

Kanaatimce verilecek cevap iki parçalıdır. Yeni düzenleme, Anayasa Mahkemesinin tespit ettiği kanunilik eksikliğini önemli ölçüde gidermiştir. Fakat tebligatın gerçek bilgilenmeye yönelmesi, bildirme külfetinin dağılımı ve elektronik sistemin klasik tebligat yollarıyla bütünleşmesi bakımından önceki yapının özünü değiştirmemiştir.

Anayasa Mahkemesi neyi iptal etmişti?

Öncelikle kararın kapsamını doğru belirlemek gerekir.

Anayasa Mahkemesinin ilgili kararı, 15 Ocak 2026 tarihli, E.2025/94, K.2026/11 sayılı karardır. (Sosyal medyadaki çeşitli paylaşımlarda, Avukatlık Kanunu’ndaki disiplin hükümlerine ilişkin bir başka kararın künyesinin bu kararın künyesi olarak paylaşılmakta olduğunu gözlemledim.) Karar 3 Nisan 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Mahkeme, VUK m. 107/A’daki elektronik tebligat sisteminin tamamını iptal etmemiştir. Tebligatın, elektronik sisteme ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılmasını öngören hüküm de bu kararın konusu ve iptal edilen kısmı değildir.

İptal edilen hüküm, Hazine ve Maliye Bakanlığına;

  • tebliğe elverişli elektronik adres kullanma zorunluluğu getirme,
  • kendisine elektronik ortamda tebliğ yapılacak kişileri belirleme,
  • elektronik tebliğe ilişkin diğer usul ve esasları düzenleme

yetkisi veren bölümdür.

İtiraz başvurusunun, vergi kaydı resen terk ettirildiği hâlde ticaret sicilinden silinmediği için elektronik tebligat sisteminden çıkarılmayan bir tüzel kişinin yetkilisi hakkında defter ve belgeleri gizleme suçundan açılan davada yapılmış olması ayrıca anlamlıdır. Başvuran mahkeme, mükellefin her beş günde bir elektronik sistemi kontrol etmek zorunda kalmasını, tebligatın ceza sorumluluğuna kadar uzanabilen sonuçlarını ve sistemin kapsamının büyük ölçüde idari düzenlemelerle belirlenmiş olmasını sorun olarak görmüştür.

Anayasa Mahkemesi, elektronik tebligatın mahkemeye erişim hakkını sınırlayan sonuçlar doğurduğunu açıkça kabul etmiştir. Zira tebligatla birlikte dava açma ve diğer başvuru süreleri işlemeye başlamakta; sürelerin geçirilmesi durumunda yargısal başvuru imkânı sona erebilmektedir. Böyle bir rejimin temel unsurlarının, yalnızca idarenin düzenleyici işlemleriyle belirlenmesi yeterli değildir.

Mahkemeye göre kanunun yalnızca genel bir yetki vermesi değil; temel ilkeleri, esasları ve çerçeveyi de belirlemesi gerekir. Kimlerin elektronik adres kullanmak zorunda bırakılabileceğine ve kimlere elektronik tebligat yapılacağına ilişkin asli unsurlar ortaya konulmadan idareye geniş bir belirleme yetkisi verilmesi, mahkemeye erişim hakkının kanunla sınırlanması şartıyla bağdaşmamıştır. Mahkeme bu nedenle iptal sonucuna Anayasa’nın 13. ve 36. maddeleri üzerinden ulaşmıştır. Anayasa’nın 2. maddesi yönünden ayrıca incelemeye gerek görmemiş; 38. maddeyle ise kural arasında ilgi kurmamıştır.

Kararın “her türlü teknik altyapıyı kurmaya” ilişkin yetkiyi iptal ettiği de söylenemez. Bu hüküm yönünden başvuru, görülmekte olan davada uygulanacak kural niteliği taşımadığı gerekçesiyle esas bakımından incelenmemiştir. Dolayısıyla kararın odağı elektronik altyapının kim tarafından kurulacağı değil, hakları doğrudan etkileyen rejimin temel unsurlarının kim tarafından ve hangi norm düzeyinde belirleneceğidir.

İptal hükmünün yürürlüğü dokuz ay ertelenmişti. Kanun koyucunun bu sürenin dolmasını beklemeden yeni düzenlemeyi yapmış olması, hukuki boşluk oluşmasını önlemiştir.

Yeni düzenleme ne getirdi?

Yeni VUK m. 107/A, elektronik tebligat sistemini kullanmak zorunda olanları artık doğrudan kanunda saymaktadır. Buna göre zorunlu kapsamda;

  1. kurumlar vergisi mükellefleri,
  2. ticari, zirai ve mesleki kazançları dolayısıyla gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri,
  3. kollektif şirketler ile adi komandit şirketler,
  4. Özel Tüketim Vergisi Kanunu’na ekli II sayılı listedeki kayıt ve tescile tabi malların ilk iktisabında adına tescil yapılan gerçek kişiler, tüzel kişiler ve tüzel kişiliği olmayan teşekküller

yer almaktadır.

Zorunlu kapsam dışında kalan kişilerin talepleri üzerine sisteme katılabilmeleri mümkündür. Engellilik oranı yüzde 90 veya daha fazla olan malul ve engelliler için sisteme girme zorunluluğu bulunmamaktadır.

Kanun, sistemden çıkış usullerini de düzenlemiştir. Tüzel kişiler sicilden silinmelerine; gerçek kişiler ölüm veya gaiplik hâline; isteğe bağlı kullanıcılar ise taleplerine bağlı olarak sistemden çıkarılacaktır. Zorunlu kapsamdaki gerçek kişiler, mükellefiyetlerinin sona erdiği tarihi izleyen beşinci takvim yılının sonundan itibaren ve başka bir zorunluluk hâli bulunmaması şartıyla çıkış talebinde bulunabilecektir. Ayrıca 65 yaşını doldurmuş kişilere talep üzerine sistemden çıkma hakkı tanınmıştır.

Buna karşılık elektronik tebligatın, sisteme ulaştığı tarihi izleyen beşinci günün sonunda yapılmış sayılmasına ilişkin hüküm aynen korunmuştur. Bakanlığın teknik altyapıyı kurma veya kurulmuş altyapıyı kullanma ve maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasları belirleme yetkisi de devam etmektedir. Yeni geçici 38. madde ise daha önce sisteme dâhil olanların yeni bir başvuruya gerek olmadan sistemi kullanmayı sürdüreceğini hükme bağlamıştır.

Yeni düzenlemenin olumlu yönleri:

Kanunilik sorunu önemli ölçüde giderilmiştir

Yeni düzenlemenin en güçlü tarafı, Anayasa Mahkemesinin işaret ettiği asli soruna doğrudan cevap vermesidir.

Önceki hükümde, elektronik tebligat rejiminin kime uygulanacağı büyük ölçüde Bakanlığın belirlemesine bırakılmıştı. Kanun, idareye bir sistem kurma ve o sistemin kapsamını tayin etme konusunda geniş bir hareket alanı tanıyor; ancak bu alanın temel sınırlarını yeterince göstermiyordu.

Yeni metinde ise zorunlu kullanıcı grupları doğrudan yasama organı tarafından belirlenmiştir. Böylece elektronik adresi kontrol etme yükümlülüğüne ve buna bağlı dava süresi, ödeme, ibraz ve yaptırım sonuçlarına kimin katlanacağı artık idari tebliğle değil, kanunla kararlaştırılmaktadır.

Bu değişiklik, yalnızca biçimsel bir düzeltme değildir. Temel hakları etkileyen bir yükümlülüğün kapsamını belirleme sorumluluğunun yürütmeden yasama organına geri alınması anlamına gelmektedir. Demokratik meşruiyet, hukuki güvenlik ve yasama yetkisinin devredilmezliği bakımından bu önemli bir ilerlemedir.

Sisteme giriş ve çıkış daha belirli hâle gelmiştir

Eski düzenlemenin temel sorunlarından biri, sistemden çıkışın kanuni çerçevesinin yeterince açık olmamasıydı. Yeni hüküm; tüzel kişilerin, gerçek kişilerin, faaliyetini sona erdirenlerin, isteğe bağlı katılanların ve belli bir yaşın üzerindekilerin durumunu ayrı ayrı düzenlemiştir.

Her çözümün isabetli olduğu söylenemese de, artık çıkış rejiminin ana hatlarının bir idari düzenleme yerine kanunda yer alması belirlilik bakımından olumludur. Mükellef en azından hangi hukuki olayın sisteme giriş veya sistemden çıkış bakımından önem taşıdığını kanun metninden görebilmektedir.

Bazı kırılgan grupların durumu dikkate alınmıştır

Yüzde 90 veya daha fazla engellilik oranı bulunan kişilerin zorunlu kapsam dışında bırakılması ve 65 yaşını doldurmuş kişilere sistemden çıkma imkânı tanınması da olumlu adımlardır.

Elektronik tebligatın herkes bakımından aynı kolaylıkta kullanılabileceği varsayımı gerçekçi değildir. Yaş, engellilik, sağlık durumu ve dijital araçlara erişim imkânı, kişinin sistemi düzenli olarak takip edebilmesini doğrudan etkileyebilir. Kanun koyucunun en azından yaş ve ağır engellilik bakımından farklılaştırmaya gitmesi, elektronik erişimin yalnızca teknik değil, aynı zamanda sosyal bir mesele olduğunun kabul edildiğini göstermektedir.

İsteğe bağlı kullanım ve çıkış kanuni dayanağa kavuşmuştur

Zorunlu kapsam dışında kalanların sisteme kendi tercihleriyle katılabilmesi; isteğe bağlı kullanıcıların, başka bir zorunlulukları yoksa taleple çıkabilmesi açıkça düzenlenmiştir.

Elektronik tebligatın hız ve kayıt kolaylığı gibi avantajlarından yararlanmak isteyen kişilerin sisteme gönüllü biçimde katılabilmesi yerindedir. Asıl sorun elektronik iletişim aracının varlığı değil; bu aracın, kişinin fiilî durumuna ve üstlendiği risklere bakılmaksızın mutlak bir takip yüküne dönüşmesidir.

Hukuki devamlılık sağlanmıştır

Kanun değişikliği, iptal hükmünün yürürlüğe girmesinden önce yapılmış; mevcut kullanıcıların tekrar başvuru yapması gerekmeksizin sistemin devamı öngörülmüştür.

Milyonlarca işlemin yürütüldüğü bir sistemin bir anda hukuki dayanaktan yoksun kalması veya herkesin yeniden kayıt sürecine alınması ciddi idari ve hukuki sorunlar doğurabilirdi. Geçişin kesintisiz sağlanması bu bakımdan anlaşılabilir ve olumludur.

Ancak devamlılığın sağlanmış olması, geçiş hükmünün bütün sonuçlarının sorunsuz olduğu anlamına gelmemektedir.

Peki ne değişmedi?

Yeni düzenleme, Anayasa Mahkemesinin “temel unsurlar kanunda gösterilmelidir” şeklindeki mesajını büyük ölçüde karşılamıştır. Fakat önceki yazının merkezindeki soruya aynı ölçüde cevap vermemiştir.

Başka bir ifadeyle, kanun koyucu elektronik tebligat sisteminde kimlerin bekleyeceğini daha açık belirlemiş; fakat kapıyı kimin çalacağına ilişkin temel tercihi değiştirmemiştir.

Bildirme külfeti hâlâ mükellefin üzerine bırakılmaktadır

Klasik tebligat sisteminin temelinde idarenin muhataba doğru hareket etmesi vardır. İdare, kişinin hukuk alanını tek taraflı bir işlemle etkilediğinde, bu işlemin bilgisini de ona ulaştırmak için çabalar. Posta ile tebliğde zarf adrese götürülür, memurla tebliğde muhatap aranır, ilanen tebliğde dahi varsayıma geçilmeden önce muhataba ulaşma çabası gösterilir.

Elektronik sistemde ise hareketin yönü tersine dönmektedir.

İdare evrakı kendi kurduğu sisteme bırakmakta; mükelleften bu sistemi belirli aralıklarla kontrol etmesi beklenmektedir. Mükellef evrakı açmasa, görmese veya sistemden haberdar olmasa bile beşinci günün sonunda tebliğin hukuki sonuçları başlamaktadır.

Yeni kanun bu yapıyı değiştirmemiştir. VUK m. 93’teki klasik usullerle bağlı kalınmaksızın elektronik tebligat yapılabileceği yeniden hükme bağlanmıştır. Elektronik tebligat, klasik yolları tamamlayan ve gerektiğinde onlarla birlikte çalışan bir araç olarak değil, kendi başına sonuç doğuran bağımsız bir varsayım mekanizması olarak korunmuştur.

Dolayısıyla önceki yazıda sözünü ettiğim “sessiz merkez kayması” devam etmektedir. Normatif olarak posta, memurla tebliğ ve ilanen tebliğ hâlâ kanunda bulunmaktadır. Fiilî olarak ise hız, maliyet ve otomatik sonuç doğurma avantajı, idareyi elektronik yolu neredeyse kaçınılmaz biçimde merkeze almaya yöneltmektedir.

Beşinci gün kuralı aynen korunmuştur

Yeni düzenlemenin en belirleyici tercihi, elektronik evrakın okunup okunmadığına bakılmaksızın beşinci günün sonunda tebliğ edilmiş sayılmasıdır.

Burada önemli bir hukuki noktayı gözden kaçırmamak gerekir. Anayasa Mahkemesi, bu kuralı daha önce E.2018/144, K.2019/72 sayılı ve 19 Eylül 2019 tarihli kararında incelemiş ve Anayasa’ya aykırı bulmamıştır. Mahkemeye göre elektronik tebligatın bilgilendirme ve belgelendirme işlevi vardır; beş günlük süre idari istikrar amacına hizmet etmektedir ve elektronik adresi belirli aralıklarla kontrol etme yükümlülüğü günün teknolojik şartlarında makul olmayan bir külfet değildir. Mahkeme ayrıca mücbir sebep hâllerinde sürenin işlemeyeceğini dikkate almıştır.

Bu içtihat karşısında, beşinci gün kuralının sırf okunma aranmaması nedeniyle açıkça Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürmek kolay değildir.

Fakat bir kuralın norm denetiminde Anayasa’ya aykırı bulunmamış olması, onun tebligat hukukunun amacı ve idare–mükellef ilişkisi bakımından en doğru tercih olduğu anlamına gelmez. Önceki yazıdaki eleştirim de yalnızca beş günlük sürenin kısa olmasına yönelik değildi. Asıl mesele, gerçek bilgilenmenin istisna, hukuki varsayımın ise kural hâline gelmesidir.

Klasik sistemde varsayımsal tebliğ, muhataba fiilen ulaşma çabaları sonuçsuz kaldığında başvurulan son çaredir. Elektronik sistemde ise varsayım başlangıç modelidir. Belgenin sisteme bırakılması ve beş günün geçmesi yeterlidir. Muhatabın belgeyle gerçek bir temas kurup kurmadığı tali hâle gelmektedir.

Bu nedenle sorun, beş günün üç, beş veya on gün olması değildir. Sorun, tebligat kurumunun merkezine “ulaştırma” yerine “ulaştırılmış sayma” tekniğinin yerleştirilmesidir.

Tamamlayıcı bildirim güvencesi getirilmemiştir

Yeni kanunda SMS, e-posta veya mobil uygulama bildirimi gibi tamamlayıcı uyarıların zorunlu olması öngörülmemiştir. Uygulamada bu tür bildirimler gönderilebilse de bunlar tebligatın geçerlilik şartı değildir.

Telefon numarasının değişmesi, mesajın ulaşmaması veya e-postanın istenmeyen posta klasörüne düşmesi elbette tebligat sisteminin bütünüyle bunlara bağlanmasını sakıncalı kılabilir. Fakat çözüm, hiçbir tamamlayıcı güvence öngörmemek olmamalıdır.

En azından;

  • ilk elektronik tebligatın sisteme düştüğü anda birden fazla kanaldan uyarı gönderilmesi,
  • belge açılmamışsa ikinci bir hatırlatma yapılması,
  • iletişim bilgilerinin periyodik olarak doğrulanması,
  • uyarıların gönderildiğinin ve ulaşıp ulaşmadığının kayıt altına alınması

mümkündür.

Bu bildirimlerin tek başına tebliğ yerine geçmesi gerekmez. Ancak sistemin amacı yalnızca hukuki sonuç üretmek değil, muhatabı gerçekten bilgilendirmek ise yardımcı uyarılar kanuni bir güvenceye dönüştürülmelidir.

Tebligatın doğurduğu sonuca göre farklılaştırma yapılmamıştır

Her elektronik tebligat aynı ağırlıkta değildir.

Sıradan bir bilgilendirme yazısı ile dava açma süresini başlatan vergi veya ceza ihbarnamesi; küçük bir şekli eksikliğin giderilmesini isteyen yazı ile defter ve belge ibraz edilmemesi hâlinde ceza sorumluluğuna yol açabilecek talep aynı tebliğ varsayımına bağlanmıştır.

Oysa usul güvencesinin yoğunluğu, işlemin doğurabileceği sonucun ağırlığıyla ilişkili olmalıdır. Yüksek miktarlı mali yükümlülük, hak düşürücü süre veya ceza sorumluluğu doğurabilecek belgelerde, belgenin açılmaması hâlinde ikinci bildirim yahut klasik tebligat yoluna dönüş gibi ilave güvenceler düşünülebilirdi.

Kanun bütün evrakı aynılaştırarak idari kolaylığı öne çıkarmış; hukuki sonuçların farklı ağırlığını yeterince dikkate almamıştır.

Elektronik ve klasik tebligat arasında organik bağ kurulmamıştır

Önceki yazıda, yeni düzenlemenin elektronik tebligatı klasik sistemden kopuk bir kanal olarak değil, geleneksel ulaştırma ödevinin içinde yer alan yeni bir imkân olarak kurgulaması gerektiğini ifade etmiştim.

Kanun bunu yapmamıştır.

Elektronik tebligatın hangi hâllerde öncelikli, hangi hâllerde tamamlayıcı olduğu; belgenin açılmadığı durumlarda klasik yollara dönülüp dönülmeyeceği; elektronik ve fiziksel tebliğin birlikte kullanılması gereken özel hâller düzenlenmemiştir.

Böylece elektronik tebligat, klasik yolların arkasındaki “muhataba ulaşmak için makul çaba gösterme” ilkesinden bağımsız tutulmuştur. Klasik yollar kanunda yaşamaya devam etmekte, fakat elektronik tebligatın sonuç üretme kolaylığı karşısında uygulamada geri plana itilmektedir.

Kanun koyucu çoklu bir tebligat sistemi kurmuş görünmekte; ancak yöntemler arasında gerçek bir iş bölümü ve güvence ilişkisi kurmamaktadır.

Dijital kırılganlık yalnızca yaş ve engellilik oranından ibaret değildir

Yüzde 90 ve üzeri engellilik ile 65 yaşın özel olarak dikkate alınması olumludur. Bununla birlikte dijital sisteme erişim ve sistemi düzenli takip edebilme sorunu bu iki ölçüte indirgenemez.

Yüzde 90’ın altında engellilik oranı bulunan bir kişi elektronik sistemi kullanmakta ciddi zorluk yaşayabilir. Ağır hastalık, uzun süreli tedavi, bilişsel yetersizlik, geçici iş göremezlik, tutukluluk, doğal afet, kırsal bölgede yaşama, internet altyapısının yetersizliği ve dijital okuryazarlık eksikliği de aynı sonucu doğurabilir.

Üstelik 65 yaş, herkes bakımından aynı dijital kapasiteyi gösteren kusursuz bir sınır değildir. Yetmiş yaşında elektronik sistemleri rahatlıkla kullanan biri bulunabileceği gibi, daha genç yaşta olup sistemi düzenli izleme imkânından yoksun kişiler de olabilir.

Daha dengeli bir yapı, yalnızca sabit yaş ve engellilik oranına değil, kişinin elektronik tebligatı güvenilir biçimde takip edip edemediğine ilişkin bireyselleştirilebilir ölçütlere de yer verebilirdi.

Burada çözüm tamamen takdire dayalı ve belirsiz bir muafiyet sistemi kurmak değildir. Sağlık raporu, vesayet, uzun süreli hastanede yatış, altyapı yetersizliği veya benzeri objektif ölçütlerle sınırlandırılmış ek istisnalar düzenlenebilirdi.

Çıkış rejimindeki sorunlar

Yeni hükmün en dikkat çekici bölümlerinden biri sistemden çıkış kurallarıdır. Çıkışın kanunla düzenlenmesi olumlu olmakla birlikte, bazı tercihler ciddi tartışmalara açıktır.

Faaliyeti sona eren gerçek kişiler için süre ağırdır

Zorunlu kapsamdaki gerçek kişi, mükellefiyeti sona erdikten hemen sonra sistemden çıkamamaktadır. Çıkış için mükellefiyetin sona erdiği tarihi izleyen beşinci takvim yılının sonunu beklemesi ve ayrıca talepte bulunması gerekir.

Takvim yılı esasına göre bu süre, somut tarihe bağlı olarak beş yıl ile yaklaşık altı yıl arasında bir fiilî takip yükü doğurabilir. Kişinin artık ticari, zirai veya mesleki faaliyeti bulunmadığı hâlde yıllarca elektronik kutusunu kontrol etmek zorunda bırakılması, idarenin sonradan yapabileceği işlemlere ulaşabilme ihtiyacıyla açıklanabilir.

Ancak aynı amaç daha ölçülü araçlarla da sağlanabilirdi. Örneğin faaliyet sona erdikten sonra belirli bir süre boyunca yapılacak tebligatlar için aktif uyarı mekanizması kurulabilir veya sistemde bekleyen belge açılmadığında klasik tebligata dönülebilirdi.

Mevcut çözümde idarenin olası tebligat ihtiyacının bütün yükü, uzun süre boyunca faaliyeti kalmamış kişiye bırakılmıştır.

Resen terk edilen tüzel kişiler bakımından başlangıçtaki sorun devam etmektedir

Anayasa Mahkemesine yapılan itirazın çıkış noktalarından biri, vergi kaydı resen terk ettirilen tüzel kişinin ticaret sicilinden silininceye kadar sistemde kalmasıydı.

Yeni kanun, ticaret siciline kayıtlı tüzel kişilerin sicil kayıtlarının silindiği tarihte sistemden çıkarılacağını hükme bağlamıştır. Dolayısıyla vergi mükellefiyeti fiilen sona ermiş, faaliyet göstermeyen veya idarece resen terk ettirilmiş bir şirket, ticaret sicilinden silinmedikçe elektronik tebligat sisteminde kalmaya devam edecektir.

Yeni düzenleme bu yükümlülüğe artık açık kanuni dayanak kazandırmıştır. Böylece AYM’nin tespit ettiği kanunilik sorunu giderilmiştir. Ancak başvuran mahkemenin işaret ettiği pratik ve ölçülülüğe ilişkin sorun çözülmemiştir.

Bir başka ifadeyle, aynı yük artık idari tebliğden değil kanundan doğmaktadır; fakat yükün ağırlığı ve gerekliliği ayrıca tartışılmaya devam edecektir.

65 yaş kuralı geniş fakat talebe bağlıdır

Kanunun lafzına göre 65 yaşını dolduran kişi, başka bir zorunluluk hâlinin bulunmaması şartı aranmaksızın, talep ederek sistemden çıkabilecektir. Bu, aktif ticari veya mesleki mükellefiyet devam etse bile çıkışa imkân veren geniş bir koruma olarak görünmektedir.

Bununla birlikte çıkış kendiliğinden gerçekleşmemektedir. Kişinin hakkından haberdar olması ve başvuruda bulunması gerekir.

Sistemi takip etmekte güçlük çektiği varsayılan bir kişiden, sistemden çıkma hakkını öğrenmesini ve bunu kullanmak üzere ayrıca işlem yapmasını beklemek kendi içinde çelişkili olabilir. En azından 65 yaşını dolduranlara çıkış hakkı konusunda bireysel bildirim yapılması veya tercihlerinin sorulması gerekirdi.

Yüzde 90 ve üzeri engelliler için geçiş boşluğu bulunmaktadır

Kanun, yüzde 90 veya daha fazla engellilik oranı bulunan kişilerin sisteme girme zorunluluğunun bulunmadığını açıkça belirtmektedir. Ancak daha önce sisteme alınmış bu durumdaki kişilerin hangi usulle çıkacağı aynı açıklıkta düzenlenmemiştir.

Geçici 38. madde, yürürlük tarihinden önce sisteme dâhil olan herkesin yeni bir başvuru yapmadan sistemi kullanmaya devam edeceğini söylemektedir. Çıkış hükümleri içinde ise yüzde 90 ve üzeri engellilik durumu ayrıca sayılmamıştır.

Bu durumda, örneğin 65 yaşın altında, faaliyeti devam eden ve eski düzenleme döneminde sisteme alınmış yüzde 90’ın üzerinde engelli bir kişinin yeni hükümden nasıl yararlanacağı kanun metninden açık biçimde anlaşılamamaktadır.

İkincil düzenlemeyle bir çıkış yolu getirilebilir. Ancak zorunluluktan istisnanın kanunda düzenlenip mevcut kullanıcıların çıkış usulünün idari düzenlemeye bırakılması, yeni hükmün temel amacıyla bağdaşmayan bir kanun tekniği eksikliğidir.

Tek bir taşıt iktisabı sürekli takip yükü doğurmalı mı?

Yeni düzenleme, ÖTV Kanunu’na ekli II sayılı listedeki kayıt ve tescile tabi malların ilk iktisabında adına tescil yapılan kişileri de zorunlu kapsama almaktadır. Bu kategori özellikle yeni taşıtların, ayrıca ilgili listedeki diğer kayıt ve tescile tabi araçların ilk iktisabını kapsamaktadır.

Düzenli ticari veya mesleki faaliyeti bulunmayan bir gerçek kişi, tek seferlik bir taşıt iktisabı nedeniyle elektronik tebligat sistemine zorunlu olarak dâhil olabilecektir.

Burada açıklığa kavuşturulması gereken birkaç konu vardır.

İlk olarak, tek seferlik ilk iktisabın ardından zorunluluğun ne kadar süre devam edeceği açık değildir. Gerçek kişiler bakımından çıkış, mükellefiyetin sona erdiği tarihi izleyen beşinci takvim yılının sonuna bağlanmıştır. Tek işlemden doğan ÖTV mükellefiyetinin hangi tarihte sona ermiş kabul edileceği ve beş yıllık sürenin nasıl hesaplanacağı uygulamada ayrıca belirlenmek zorundadır.

İkinci olarak, tek bir vergiyi doğuran olay nedeniyle kişinin yıllarca bütün vergi işlemleri bakımından elektronik kutu takip etmek zorunda bırakılması, amaç ile araç arasındaki denge bakımından sorgulanmalıdır.

İdarenin ilk iktisaba ilişkin sonradan tarhiyat ve denetim ihtiyacı bulunabilir. Fakat bu ihtiyaç, kişinin sürekli dijital takip yükü altında tutulmasını zorunlu kılıyor mu? Yoksa ilgili işleme ilişkin tebligatlarda doğrudan kişinin bilinen adresine ulaşmak daha dengeli bir çözüm mü olurdu?

Bu soruların cevabı kanun gerekçesinde ve metninde yeterince görünür değildir.

Bakanlığın düzenleme yetkisi sona ermemiştir

Yeni metin, Bakanlığa “bu maddenin uygulanmasına ilişkin diğer usul ve esasları belirleme” yetkisi vermeye devam etmektedir.

Bu yetkinin varlığı tek başına Anayasa’ya aykırılık anlamına gelmez. Kanun, önceki metinden farklı olarak zorunlu kapsamı, temel istisnaları ve çıkış hâllerini düzenlemiştir. Teknik ayrıntıların, değişen teknolojik şartlara göre idare tarafından belirlenmesi kaçınılmaz olabilir.

Ancak sınır önemlidir.

Bakanlık;

  • elektronik hesabın ne zaman açılacağını,
  • kimlik doğrulamanın nasıl yapılacağını,
  • teknik kayıtların nasıl tutulacağını,
  • uyarı kanallarının işleyişini,
  • başvuru ve çıkış prosedürünü

düzenleyebilir.

Buna karşılık kanunda öngörülmeyen yeni zorunlu gruplar yaratamaz; çıkış hakkını zorlaştıran ek şartlar koyamaz; mahkemeye erişimi etkileyen asli süreleri veya tebliğin kurucu unsurlarını ikincil düzenlemeyle değiştiremez.

Yeni hükmün anayasal bakımdan ne ölçüde başarılı olacağı, bir yönüyle Bakanlığın “diğer usul ve esaslar” yetkisini bu ikincil alanla sınırlı kullanıp kullanmayacağına bağlı olacaktır.

Teknik arıza ve mücbir sebep rejimi özel olarak düzenlenmemiştir

Anayasa Mahkemesi 2019 tarihli kararında, VUK’taki mücbir sebep hükümlerini dikkate alarak mücbir sebep hâllerinde beş günlük sürenin işlemeyeceğini kabul etmiştir. Bu nedenle hukuk düzeninde hiçbir koruma bulunmadığı söylenemez.

Bununla birlikte elektronik tebligata özgü riskler klasik mücbir sebep kavramıyla her zaman kolayca çözülemeyebilir.

Sistemin kısa veya uzun süreli çalışmaması, kullanıcı hesabının ele geçirilmesi, şifrenin bloke olması, elektronik kimlik doğrulamasının gerçekleştirilememesi, yetkisiz kişinin hesaba erişmesi, sunucu kayıtları ile kullanıcının cihaz kayıtlarının çelişmesi gibi durumların hangi şartlarda tebligat süresini etkileyeceği açıkça düzenlenmemiştir.

Ayrıca teknik arızanın kim tarafından, hangi delillerle ve hangi süre içinde ispatlanacağı da önemlidir. Sistemi kuran, tebligatı gönderen ve teknik kayıtları tutan idarenin aynı zamanda uyuşmazlığın tarafı olması, kayıtların bağımsız denetimi ve ispat güvenliği bakımından daha güçlü güvenceler kurulmasını gerektirir.

Yeni kanun teknik altyapıyı kurma yetkisini düzenlemekte, fakat teknik uyuşmazlığın hukuki sonuçlarını ayrıntılı biçimde ele almamaktadır.

Geçici hüküm devamlılığı sağlarken pasif yükümlülüğü de sürdürebilir

Geçici 38. madde, mevcut kullanıcıların yeniden başvuru yapmadan sistemi kullanmaya devam edeceğini belirtmektedir. Bu hüküm idari devamlılık bakımından gereklidir.

Ancak daha önce sisteme alınmış kişilere;

  • yeni kapsamda zorunlu kullanıcı olup olmadıkları,
  • sistemden çıkma hakkına sahip bulunup bulunmadıkları,
  • 65 yaş ve engellilik istisnalarının kendilerine uygulanıp uygulanmadığı,
  • çıkış için ne yapmaları gerektiği

konusunda bireysel bildirim yapılmasını zorunlu kılmamaktadır.

Kişilerin yeni haklarını bilmeden sistemde tutulmaları, özellikle uzun süredir faaliyeti bulunmayan, ileri yaşta olan veya engellilik durumu bulunan kullanıcılar bakımından sorun doğurabilir.

Geçiş hükmünün daha dengeli biçimi, sistemin teknik devamlılığını sağlarken kişilere yeni statülerini ve çıkış haklarını açıkça bildiren bir yeniden değerlendirme mekanizması kurmak olurdu.

Nasıl bir düzenleme daha dengeli olabilirdi?

Elektronik tebligattan vazgeçilmesi ne gerçekçi ne de gereklidir. Bu sistem; hız, maliyet, arşivleme, belgelendirme ve çevresel etkiler bakımından önemli avantajlar sunmaktadır. Sorun, teknolojinin kullanılmasında değil, usule ilişkin güvencelerin teknolojik kolaylık uğruna zayıflatılmasındadır.

Daha dengeli bir yapıda elektronik tebligat, idarenin bildirme ödevini ortadan kaldıran değil, bu ödevin yeni araçlarla yerine getirilmesini sağlayan bir yöntem olarak kurgulanmalıdır. Tebligatın sisteme ulaşmasıyla birlikte SMS, e-posta ve mobil uygulama gibi birden fazla kanaldan zorunlu uyarı yapılması, gerçek bilgilenme ihtimalini güçlendirecektir. Bu uyarılar tebligatın yerine geçmemeli; ancak muhatabın haberdar edilmesini destekleyen kanuni bir güvence niteliği taşımalıdır.

Ağır hukuki sonuç doğuran belgeler bakımından daha yoğun koruma öngörülmesi de gerekir. Dava açma süresini başlatan, yüksek tutarlı mali yükümlülük doğuran, belge ibrazı isteyen veya ceza sorumluluğuna yol açabilecek tebligatlar açılmadığında ikinci bir uyarı gönderilmeli; somut olayın niteliğine göre posta veya memur yoluyla tamamlayıcı tebligata başvurulabilmelidir.

Dijital erişime ilişkin istisnaların yalnızca yaş ve yüzde 90 engellilik oranı üzerinden belirlenmesi de yeterli değildir. Objektif belgelerle ortaya konulabilen ağır hastalık, bilişsel yetersizlik, uzun süreli tedavi, altyapı eksikliği ve benzeri durumlar için sınırlı, ölçülü ve denetlenebilir muafiyet mekanizmaları kurulmalıdır.

Teknik arızaların, hesap güvenliğine ilişkin ihlallerin ve sistem kayıtlarının ispat gücünün hukuki sonuçları da açık biçimde düzenlenmelidir. Sistemin çalışmaması, hesaba yetkisiz erişim, kimlik doğrulama sorunları veya kayıtlar arasındaki uyuşmazlıklar karşısında hangi usulün uygulanacağı belirsiz bırakılmamalıdır.

Elektronik tebligat ile klasik tebligat yolları arasında ayrıca açık bir öncelik ve tamamlayıcılık ilişkisi kurulmalıdır. Elektronik yol, klasik tebligatın muhataba ulaşma fikrini ortadan kaldıran bağımsız bir varsayım mekanizması olarak değil, bu amacı daha etkili ve güvenli biçimde gerçekleştiren bir unsur olarak tasarlanmalıdır.

Gelinen noktada, 7587 sayılı Kanun’un elektronik tebligat bakımından getirdiği değişiklikler küçümsenmemelidir.

Anayasa Mahkemesinin işaret ettiği temel eksiklik önemli ölçüde giderilmiş; zorunlu kapsam ve çıkış rejimi kanun düzeyine taşınmıştır. İdarenin kimleri sisteme zorunlu olarak alacağını serbestçe belirleme imkânı kaldırılmış; bazı yaşlı ve engelli kişiler bakımından koruyucu hükümler getirilmiştir. Hukuki ve teknik devamlılık sağlanmıştır.

Bunlar düzenlemenin olumlu yönleridir.

Ancak yeni kanun, elektronik tebligatın tebligat kurumunun iç mantığında yarattığı daha derin dönüşümü ele almamıştır. İdarenin mükellefe ulaşma ödevi yerine mükellefin idarenin dijital sistemini takip etme yükü merkezde kalmıştır. Tebligatın gerçekten okunması aranmamış, tamamlayıcı uyarılar kanuni güvenceye dönüştürülmemiş, ağır sonuç doğuran belgeler için ek koruma sağlanmamış ve elektronik yöntemle klasik yöntemler arasında organik bağ kurulmamıştır.

Kanun koyucu, Anayasa Mahkemesinin gördüğü soruna cevap vermiştir. Fakat önceki yazıda “Mahkemenin görmediği” başlığı altında tartıştığım sorunların çoğu varlığını sürdürmektedir.

Bu nedenle yeni düzenleme hakkındaki kanaatim şu şekilde özetlenebilir:

Kanunilik açığı büyük ölçüde giderilmiştir; fakat gerçek bilgilenme, ölçülülük ve idare–mükellef dengesi bakımından var olan açık kapatılmamıştır.

Kapının hangi kanuna göre çalınacağı artık daha belirgindir. Fakat kapıyı kimin çalacağı sorusuna verilen cevap değişmemiştir.

Devlet hâlâ çoğu zaman mükellefin kapısına gitmemekte; mesajını kendi dijital kapısının ardına bırakmaktadır. Mükelleften beklenen ise belirli aralıklarla o kapıya gidip içeride kendisi için bir şey bulunup bulunmadığını kontrol etmesidir.

Oysa hukuk devletinde tebligatın temel fikri değişmemelidir: Bir kişinin hukukunu tek taraflı işlemiyle etkileyen taraf, o işlemin haberini de mümkün olduğu ölçüde gerçekten ulaştırmakla yükümlü olmalıdır.

Teknoloji bu ödevi kolaylaştırabilir. Fakat onu tersine çevirmemelidir.