Spor Hukukunda Tahkim, (Her Zaman) Tahkim Midir? Anayasa Mahkemesi Kararı Sonrası Bir Değerlendirme

2024 tarihli bir blog yazımda, spor hukukunda “tahkim” olarak adlandırılan bazı yapıların gerçekten tahkim sayılıp sayılamayacağı sorusuna değinmiştim. Oradaki temel düşünce şuydu: Tahkim, sadece adıyla değil, yapısıyla da tahkim olmalıdır. Özellikle taraflardan bağımsız ve tarafsız bir karar mercii bulunmaksızın işleyen bir yapının, sırf mevzuatta bu adla anılması, meseleyi kavramsal olarak çözmeyebilir. Bu tespitin, en azından Türkiye Futbol Federasyonu Tahkim Kurulu bakımından, Anayasa Mahkemesi’nin son kararı ışığında yeniden ele alınması gerekir.

Anayasa Mahkemesi, 17.06.2025 tarihli ve E.2022/85, K.2025/131 sayılı kararıyla, 5894 sayılı Türkiye Futbol Federasyonu Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun’un 6. maddesinin 2. fıkrasında yer alan ve Tahkim Kurulu üyelerinin TFF Yönetim Kurulu tarafından seçilmesini öngören düzenlemenin bir bölümünü iptal etti. Karar, 02.04.2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlandı. İptal hükmünün yürürlüğe girmesi ise dokuz ay sonraya bırakıldı.

Bu kararın önemi, yalnızca belirli ibarelerin iptal edilmiş olmasında değildir. Asıl önem, Anayasa Mahkemesi’nin TFF Tahkim Kurulu’nu değerlendirirken benimsediği yaklaşımda ortaya çıkmaktadır. Mahkeme, Kurulu sıradan bir federasyon içi kurul gibi değil; Anayasa’nın 59. maddesi çerçevesinde işleyen, zorunlu tahkim niteliği taşıyan ve kararları kesin olan bir merci olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım önemlidir. Çünkü mahkemeye erişimin kapandığı veya sınırlandığı bir alanda, bağımsızlık ve tarafsızlık güvencelerinin daha hafif değil, daha güçlü şekilde düşünülmesi gerekir.

Önceki yazımda işaret ettiğim noktalardan biri buydu. Zorunlu tahkim, bağımsızlık ve tarafsızlık ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Aksine, yargısal güvencelerin ağırlığını artırır. Anayasa Mahkemesi’nin kararında da buna paralel bir yaklaşım görülmektedir. Mahkeme, Tahkim Kurulu üyelerinin seçim usulünü değerlendirirken, yalnızca kurul üyelerinin bazı kişisel niteliklerine veya görev sürelerine bakmakla yetinmemiş; kurulun oluşum biçiminin, dışarıdan bakıldığında bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda nesnel güvence üretip üretmediğini de incelemiştir.

Kararın bu yönü, önceki yazımda vurguladığım bazı tereddütlere temas etmektedir. Özellikle, karar merciinin oluşumunda uyuşmazlığın tarafları veya onların dengeli temsili bakımından etkili bir mekanizma bulunmaması, tahkimin niteliği bakımından öteden beri tartışmaya açık bir husustu. Anayasa Mahkemesi de, Tahkim Kurulu üyelerinin Yönetim Kurulu tarafından seçilmesini değerlendirirken, meseleyi yalnızca dar anlamda bir atama tekniği olarak görmemiş; TFF’nin yönetsel yapısı ve paydaşlar arasındaki temsil dengesi bakımından da ele almıştır. Mahkeme’nin bu çerçevede, futbolun tüm paydaşları arasında adil denge sağlayacak güvencelerin kanunda yeterince ortaya konulmadığını vurgulaması dikkat çekicidir.

Burada özellikle ihtiyatlı olmak gerekir. Anayasa Mahkemesi kararı, benim spor tahkimine ilişkin kavramsal eleştirilerimi bütünüyle benimsemiş değildir. Mahkeme, “spor hukukundaki tahkim, özünde tahkim değildir” şeklinde genel ve kategorik bir sonuca ulaşmamaktadır. Onun yaptığı şey, önüne gelen normu, bağımsız ve tarafsız mahkemede yargılanma hakkı bakımından denetlemek ve mevcut düzenlemenin bu güvenceyi yeterince sağlamadığı sonucuna varmaktır. Dolayısıyla karar ile yazım arasında bir örtüşme alanı bulunmakla birlikte, ikisi tamamen aynı düzlemde konuşmamaktadır. Ben daha kavramsal ve temel bir sorgulama yapmış idim, Mahkeme ise görevinin gereği olarak belirli bir kanun hükmünü anayasal denetime tabi tutmaktadır.

Yine de şu söylenebilir: Anayasa Mahkemesi kararı, önceki yazımda işaret ettiğim bazı yapısal sorunların en azından TFF Tahkim Kurulu özelinde anayasal önem taşıdığını ortaya koymuştur. Bu, özellikle üç başlık altında belirginleşmektedir.

İlk olarak, bağımsızlık ve tarafsızlık meselesi sadece kurul üyelerinin bireysel dürüstlüğü veya mesleki niteliği üzerinden değerlendirilemez. Mahkeme, görev süresi, yemin, belirli mesleki şartlar ve bazı yasaklar gibi güvencelerin varlığını tümüyle değersiz saymamaktadır; ancak bunların tek başına yeterli olmadığını kabul etmektedir. Bu da, bağımsızlığın salt kişisel değil, aynı zamanda kurumsal bir mesele olduğunu göstermektedir.

İkinci olarak, kurulun oluşum biçimi ile karar verdiği uyuşmazlık alanı arasındaki ilişki önemlidir. Tahkim Kurulu, federasyon yapısı içinde son sözü söyleyen ve kararları kesin olan bir kurul ise, bu kurulun oluşumuna ilişkin yöntem ayrıca hassasiyet gerektirir. Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesi, tam da bu hassasiyetin yeterince güvence altına alınmadığı düşüncesine dayanmaktadır.

Üçüncü olarak, Mahkeme’nin tarafsızlık şüphesinin usulî olarak nasıl giderileceğine dair eksikliğe işaret etmesi de önemlidir. Bir karar merciinin tarafsızlığı, sadece soyut bir nitelik olarak ilan edilmekle korunmuş olmaz; gerektiğinde çekilme, ret ve benzeri güvencelerin açık, öngörülebilir ve işler bir biçimde düzenlenmesi gerekir. Karar, bu yönüyle de, tahkim benzeri yargısal mekanizmaların yalnızca kuruluş değil, işleyiş bakımından da güvence üretmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Buradan sonra mesele, sadece bir iptal kararının teknik sonuçlarıyla sınırlı değildir. Asıl soru şudur: Yeni dönemde nasıl bir model kurulacaktır?

Kanaatimce burada iki husus birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, Anayasa Mahkemesi kararının zorunlu kıldığı asgari uyumdur. Mevzuatın, Tahkim Kurulu üyelerinin belirlenmesi bakımından bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda daha güçlü güvenceler içerecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekecektir. Bu artık hukuki bir zorunluluktur.

İkincisi ise, bu vesileyle daha esaslı bir değerlendirme yapılıp yapılmayacağıdır. Bence yapılmalıdır. Çünkü sorun, sadece “üyeleri artık kim seçecek?” sorusundan ibaret değildir. Kurulun oluşumunda paydaş dengesi, ret ve çekilme usulleri, kurumsal bağımsızlık, kararların gerekçelendirilmesi ve erişilebilirliği, içtihat tutarlılığı ve yargısal güven duygusu birlikte düşünülmelidir. Eğer gerçekten tahkim niteliği taşıyan bir mekanizma hedefleniyorsa, bunun yalnızca atama yönteminin değiştirilmesiyle sağlanacağı varsayılmamalıdır.

Bu noktada, önceki yazımdaki değerlendirmemi bugün biraz daha dikkatli bir ifadeyle tekrar etmek isterim: Spor hukukunda tahkim olarak adlandırılan yapının gerçekten tahkim sayılabilmesi için, taraflardan ve yönetsel güç odaklarından yeterli ölçüde bağımsız, tarafsızlığı nesnel olarak güvence altına alınmış ve usulî güvencelerle desteklenmiş olması gerekir. Anayasa Mahkemesi kararı, bu ölçütlerin en azından bir kısmının TFF Tahkim Kurulu bakımından yeniden düşünülmesi gerektiğini açık biçimde göstermiştir.

Dolayısıyla karar, önceki yazımdaki görüşlerimle birebir aynı sonuca ulaşmasa da, o yazıda dile getirdiğim bazı çekincelerin hafife alınamayacağını ortaya koymaktadır. Belki de bugün için en doğru ifade şudur: Anayasa Mahkemesi, spor hukukunda zorunlu tahkim yapısının meşruiyetinin, sadece hız ve kesinlik üzerinden değil; bağımsızlık, tarafsızlık ve kurumsal güvence üzerinden de kurulması gerektiğini hatırlatmıştır.

Bundan sonrası için yapılması gereken de budur. Daha azı, sadece şekli bir uyum sağlar. Daha fazlası ise, gerçekten güven veren bir uyuşmazlık çözüm modeli kurabilir.