Posts Tagged ‘ertuğrul’

İnternet Etiği

Perşembe, Ocak 4th, 2007

Her ikisi de Türkçe olmayan “İnternet” ve “etik” sözcüklerinden oluşan “İnternet etiği” bileşik sözü İnternet kullanıcılarının dağarcığında yerini bulmaya başladı bu aralar. Haber grupları, web forumları gibi sanal ortamlarda İnternet kullanıcıları birbirlerini İnternet etiğine uymaya davet etmeye başladılar.

Peki nedir bu “İnternet etiği”?[1] Doğrusu, “İnternet etiği” veya – telaffuzu zor olduğu için olsa gerek – Türkçede pek az kullanılan “netiket” (netiquette) gibi terimlerle ifade edilen kavramının içinin tam olarak ne ile dolu olduğunu izah etmek hiç de kolay değil.

Kavramdan önce terimden başlayalım: Bu bileşik söz – esasen kendini oluşturan parçaları gibi – bizim ürettiğimiz ya da türettiğimiz bir söz değil. İngilizcedeki “Internet ethics” ifadesinin kelime kelime çevirisinden ibaret. “İnternet”in neyin nesi olduğunu hepimiz biliyoruz. (Acaba gerçekten de biliyor muyuz?)[2] “Etik” sözcüğü ise Türk Dil Kurumu sözlüğünde şöyle tanımlanıyor:

(daha fazla…)

Kredi kartı pro(c)esi

Pazartesi, Ekim 30th, 2006

Sanırım, orta sınıfa mensup binlerce kişinin cebine kredi kartı koymanın, bu kişilere her yıl bir kaç yüz bin yeni kişiyi eklemenin ve o kişilerin kredi kartlarını yıllarca hemen hergün yanlarında taşımalarını ve kullanmalarını sağlamanın yeni bir yolunu buldum. Şaka değil, gerçekten.

(daha fazla…)

Öylesine Bir Mektup

Pazartesi, Ekim 2nd, 2006

Canım Kardeşim,

Şu satırları sana hayalle gerçek arasında bir yerlerden, günden kaçıp geçmişin güzelliklerine ulaşma arzusuyla dalıp gittiğim hayal dünyamdan yazıyorum. Basit kalıplardan kurtulup, sözcüklerin ardında kilitli kalmış anlamlara ulaşmak; insanların yüzlerindeki değil, kalplerindeki mutluluğu hissedebilmek umuduyla hâlâ bağlarımı kopartmadığım şu hayatla rüyalarımın arasında bir dünya bu. Çıkışlarıyla, inişleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle ve her zaman ve herkes gibi benim de içime hapsetmek zorunda kaldığım utkularıyla küçük ama huzurlu bir dünya. Benim dünyam kısaca…

Canım kardeşim; sana yıllardır üzerinde yürüdüğüm ve hayatımın şu ana kadar olan günlerinin en anlamlılarının geçtiği bir yoldan bahsetmek istiyorum, bu mektubumda. Daha doğrusu bir tepeye çıkıştan… Bu çıkışlardan niye bu kadar çok korkarım bilemiyorum. Herhalde inişleri için olsa gerek. Ağır ağır çıkışların hızlı inişleri…

Geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. Hakan dönmüş, onu haber verdi. Hakan’ı bilirsin; dört arkadaşın o en büyüğüydü, ben de en küçüğüydüm. Kaç yıldır arkadaştık? Yo arkadaş demek doğru olmazdı bizim için, biz dosttuk hatta abi-kardeşlik. Kaç yıl olmuştu tanışalı? Dokuz? On?

Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde köprüden geçmek üzereydim. Duraksadım bir an. Yıllardır her sabah, öğle, akşam, okul ev arasında gidip gelirken, geçerdim bu köprüden. Önceden betondu, sonra asfalt döktüler üzerine. 0 da çağa ayak uyduruyordu, biz de o yaşlanıyor muydu bilemiyorum; ama biz yaşlanıyorduk. On, on bir yaşlarında küçük bir çocuktum üzerinden ilk geçişimde. Acaba son geçişimde kaç yaşında olacağım?

Sen bilirsin kardeşim buraları. Köprünün iki yanını. Bir tarafta yepyeni evler, apartmanlar; hayatlarında boş cüzdan görmemiş, şımarık çocuklar. Köprünün diğer yanında ise bizim mahalle. Adı mahalle ama şehrin ortasında olmasaymış köy derlermiş buraya. İnsanların çoğu ise fakir. Bırak boş cüzdanı, hiç cüzdan görmemiş çocuklar yaşıyor burada. 0 zengin çocuklarının bir haftalık harçlıklarıyla inan hiç abartmıyorum bir ayı çıkarıyorlar icabında.

Geçtim sonunda köprüden, ağır ağır. Yıllara nasıl meydan okuduğunu düşündüm, nasıl böyle dimdik ayakta durabildiğini düşündüm. Kıskandım onu.

İşte tepeye doğru uzanan bayır karşımdaydı şimdi. Kim bilir, kaç kere çıkmıştım bu bayırı? Neler hayal etmiştim, bu bitmez gibi görünen yolu adımlarken?
Yolun iki yanında evler vardı önce. Yol asfalttı. Merdiven çıkıyormuşum gibi gelirdi bana hep tepe yukarı çıkarken. “Hızlı adımlarla çıkacaksın ve hiç durmayacaksın. Durursan bir sır demişti. Hakan bir keresinde, iki yanda Evler vara. Evlerin pencerelerinden bakan genç kızlar, evlerin önünde örgü ören kadınlar, kahve önlerinde geçenlere laf atan adamlar vardı. Yolda ise çocuklar… Çocuklar, bisikletler ve arabalar tepeye çıkan bu asfalt yolu yıllardır paylaşırlardı; ama hiç bir kaza olmamıştı bu güne kadar. En azından ben görmemiştim.

İnsanların arasından yürüdüm tepeye doğru çıkan yolun üzerinden. Hızlı adımlarla yürüyordum; çünkü başka türlü çıkılmazdı bu yol. Ama ben her zamankinden hızlı yürüyordum; çünkü Hakan gelmişti.

İnsanlar arkamda kalmıştı artık. Sanki bir çöplüğün içinden çıkmışım gibi geldi bir an. İrkildim. İnsanlar için böyle düşünmemeliydim. Benim de bir farkım yoktu ki onlardan. Kendi kendimi kınadım. Çünkü Hakan olsa, o da öyle yapardı.

Artık evler seyrekleşmiş yolun bir tarafı dağ, bir tarafı uçurum olmuştu. İşte o anda karşıma tek katlı, içinde kimsenin yaşamadığı o sarı ev çıktı. Ne çok korkardım ondan. Ama söyleyemezdim hiç; çünkü arkadaşlarım büyüktü, ben küçüktüm. Meğer onlar da korkarlarmış. Yaz geceleri eve dönmek için inerken tepeden, adeta uçarcasına geçerdim o sarı evin önünden. Sanki içinden bir öcü fırlayacakmış da beni yakalayacakmış gibi gelirdi.

Ezberlemiştim artık bu yolun her taşını. ‘Acaba selam versem tanırlar mı beni bu taşlar?’ diye alay ettim kendi kendime; ama bir yandan da her şakada bir gerçek payı olduğunu düşünüyordum. 0 kadar çok geçmiştim ki buralardan…

Bunları düşünürken Hakan’ın evinin önünde buldum kendimi. Daha zili çalmadan açıldı kapı. Kardeşi “Gel” dedi, kim olduğuma bile bakmadan; sanki beni bekliyor gibiydi.. Hakan odasındaymış; kapıyı çaldım, girdim. Yavaş bir parça çalıyordu kaset çalarda kucaklaştık. Göz göze geldik bir an. “Büyüdük” dedim, “Büyüdük” dedi o da.. İki damla yaş düştü gözlerinden. Sonra ağlamaya başladık, elinden şekeri alınmış çocuklar gibi. Bir şeylere kızarak; ama hiçbir şey yapamayacağımızı bilerek ağladık. Çocuklar gibi ağladık. Çünkü artık büyümüştük.

Canım kardeşim; Hakan döndü, tepeye çıktım.. Yarın onun yaş günü. Bir yaprak daha düşüyor ağaçtan. Yarın gene tepeye çıkacağım. Belki her gün tükenip giden güzel günleri bir kez daha anacağım.

Sana en içten dileklerimi yolluyor, insanları haya¬ta bağlayan o çocuksu umudunun hiçbir zaman tükenmemesini diliyorum.

Sevgilerimle…

Ertuğrul
- – - -

Bu epey eski bir yazı. 1992 senesinde, arkadaşlarım üniversiteye hazırlanırken, benim DJ’lik yapma, okul dergisi çıkarma peşinde koşturduğum günlerde yazılmış bir yazı. Kdz. Ereğli Anadolu Lisesi’nde okurken bir kaç arkadaşımla beraber çıkardığımız Esinti adlı okul dergisinin ilk sayısında yer almıştı. Esinti’nin hâlâ yayınlanıp yayınlanmadığını merak ediyorum doğrusu.

Yargıyı Etkilemek

Cuma, Aralık 23rd, 2005

“Etkilemek”. Bu fiile takıldı aklım bu ara.

Gazetelerde “etkilemek” sözcüğünü görünce ergenliğe ilk girdiğim yıllar geldi aklıma önce. O vakitler tek düşündüğüm hoşuma giden kızları etkilemekdi. Tabi, benim fikrimin ne olduğu önemli değil, eylemimin ne olduğu ve daha önemlisi eylemimin neticeye ulaşıp ulaşmadığı önemliydi, değil mi?

(daha fazla…)

Yaşayan Yazılar – İlk Yazı

Cuma, Aralık 23rd, 2005

Bugün, az önce, vebsitemde “yaşayan yazılar” diye bir bölüm oluşturdum. Biliyorum, şimdi diyeceksiniz ki bana, “yaşayan yazı olmaz ki… Fikir insan gibidir, yaşar; yazı fotoğraf gibidir, cansız. Fikir su gibidir, akar gider; yazı buz gibidir, donuk. Fikir göçmen kuşlar gibidir, bir o yana bir bu yana uçar gider; yazı toprak gibidir, sessizce sonsuzluğu bekler…”

Ben de diyeceğim ki size, “sizin bildiğiniz yazılardan değil burada yazacaklarım benim. Bugün bir satır, yarın iki… Belki öbür gün tekrar bir satır geri… Neyse fikirlerim, duygularım, değiştikçe, geliştikçe, sevindikçe, üzüldükçe, -özetle- günden güne değişecek bu bölüm altında yazacaklarım. Bazen başı olmayacak, bazen sonu. Bazen, belki, anlayamayacaksınız nedir konu. Gün gelecek siliceğim, sil baştan yazmayı tekrar deneyeceğim.”

İşte o yüzden ben bu yazılara “yaşayan yazılarım” diyeceğim.

İşte bu sebeple dostlarım, “yaşayan yazılar” bölümü altında yazacaklarımı olmuş, bitmiş, sonu gelmiş yazılar olarak görmeyiniz. Eskiden okuduğunuz bir yazıya sonradan baktığınızda “bu yazı böyle değildi, neden değiştirmiş acaba” demeyiniz.

Ertuğrul Akçaoğlu

Deprem ve Japonları Örnek Almak!

Salı, Aralık 20th, 2005

Aşağıdaki yazıyı BBC’nin Türkçe yayın yapan vebsitesinde okudum. Japonların depremi ne kadar ciddiye aldıklarına ve bu konuda onları nasıl örnek almamız gerektiğine işaret etmek için burada sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’da inşaat skandalı

Japonya’da polis, inşaat sektöründe ortaya çıkan bir skandalla ilgili soruşturma kapsamında, inşaat şirketlerinin bürolarına baskınlar düzenledi.

Kasım ayında ortaya çıkan skandalın ardından düzenlenen bu ilk operasyonda, yaklaşık 500 polisin 117 noktada inceleme yapıldığı belirtiliyor.

Soruşturma, bir mimarın, hazırladığı projelerde, binaların depreme dayanıklılığıyla ilgili standartlara uymadığını açıklamasının ardından başlatıldı.

Hidetsugu Aneha adlı mimar, kendisinin, masrafları azaltmak için güvenlik standartlarını yok sayan büyük bir komplo planının içine düştüğünü savundu.

Aneha’nın Japonya Parlamentosu’na verdiği ifadenin ardından pekçok ev, işyeri ve otel bir deprem sırasında çökme ihtimaline karşı boşaltıldı.

Japonya’da hükümet, 1995 yılında Kobe’de meydana gelen ve altı bin dört yüz kişinin ölümüne neden olan 7,2 büyüklüğündeki depremin ardından, binalarda standartları yükseltmişti.

Operasyonların ardından bir açıklama yapan Bakanlar Kurulu Sekreteri Şinzo Abe, fazla ayrıntı vermekten kaçında ve “Yetkililerin gerçekleri ortaya çıkarmasını istiyoruz” demekle yetindi.

Skandalın patlak vermesi ardından hükümet, gereken standartlara uymayan binalardan çıkmak zorunda kalan ya da bu tür konutları uzun vadeli kredilerle satın alan kişi ve kuruluşlara maddî destek sağlayacağını açıklamıştı.

http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/12/051220_japan_scandal.shtml

Bizim ülkemiz depremden çok çekti ve görünen o ki daha çok çekecek. Japonlardan depreme dayanıklı bina yapma ve sorumluluk sahibi vatandaşlar ve yöneticiler olma konusunda öğreneceklerimiz var anlaşılan.

Birey olarak herbirimiz depreme ve diğer afetlere karşı nasıl hazırlık yapmamız gerektiğini ve bir afet esnasında ya da sonrasında nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğrenmeliyiz. Geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün Afete Hazırlık Eğitim Programı çerçevesinde hazırladığı bir vebsitesini buldum. (www.iahep.org/ev) Bu sitede başta deprem olmak üzere çeşitli afetler hakkında pek faydalı bilgiler okudum. Binaların depreme dayanıklı olması için inşaa edilirken nelere dikkat edilmesi gerektiğini, bir deprem esnasında can ve malımızı korumak için neler yapabileceğimizi öğrendim. Bu vebsitesinde her yaş grubuna hitap eden daha pek çok bilgi var. Lütfen bir boş anınızı sigara içerek, tv seyrederek geçirmek yerine www.iahep.org/ev adresindeki bilgileri okuyarak geçirin. Böylelikle belki de bir afet meydana geldiğinde kendinizin ve sevdikleriniz canlarının kurtulmasını sağlayacaksınız.

Ertuğrul Akçaoğlu

Avukata ‘Merhaba’ Demek 100 Liraymış

Pazartesi, Aralık 5th, 2005

Az evvel Radikal‘deki bir haber gözüme çarptı. Haberin başlığı “Avukata ‘Merhaba’ Demek 100 YTL” Başlığı görünce nasıl canım sıkıldı bilemezsiniz. O kadar çok avukat arkadaşım var ki benim; eğer her bir merhaba için yüz lira ödeyeceksem, selam vermeye korkarım arkadaşlarıma…

Neyse ki haberin başlığına bakmakla yetinmeyip devamını da okudum ve derin bir nefes aldım. Aslında merhaba demenin değil, avukata danışmanın bedelinin yüz lira olduğunu öğrendim. Avukatlık asgari ücret tarifesi yenilenmiş. 4 Aralık 2005′den geçerli olmak üzere asgari avukatlık ücretleri şöyle olmuş:

* Büroda sözlü danışma: İlk bir saate kadar 100 YTL, takip eden her saat için 50 YTL.
Çağrı üzerine gidilen yerde sözlü danışma: İlk bir saate kadar 200 YTL, takip eden her saat için 100 YTL.

* Yazılı danışma için 200 YTL.

* Her türlü dilekçe yazımı, ihbarname, ihtarname, protesto düzenlenmesi 100 YTL.

* Kira sözleşmesi ve benzeri belgelerin hazırlanması 175 YTL, tüzük, yönetmelik, miras sözleşmesi, vasiyetname, vakıf senedi ve benzeri belgelerin hazırlanması ve ticari işlerle ilgili sözleşmeler 600 YTL.

* Bir durumun belgelendirilmesi, para tahsili veya bir belgenin örneğinin çıkarılması gibi işlerin takibi 140 YTL.

* Uluslararası yargıda takip edilen işte 2 bin-3 bin 500 YTL.

Desenize, arakadaşlarıma çekinemden merhaba diyebileceğim ama telefon açıp akıl danışamayacağım. Hele hele e-posta ile hiçbirşey soramayacağım. Tek yapabileceğim onlarla havadan sudan muhabbet etmek artık.

Nerede bende akıla ödeyecek yüz-ikiyüz lira para…

Ertuğrul Akçaoğlu

Vergi Ödememek İçin Müslüman Olanlar

Cumartesi, Kasım 19th, 2005

Dün Amerikan Vergi İdaresi’nin (Internal Revenue Service – IRS) baş hukuk müşaviri olan Donald Korb’un yaptığı bir konuşmayı izledim. Bay Korb konuşmasına vergi kanunlarının hayatımız üzerinde ne büyük etkileri olduğunun örneklerini vererek başladı. Verdiği ilk örnek eski Roma’daki köylüler ile ilgiliydi. Eski Romalı köylüler sırf vergi ödememek için topraklarının mülkiyetlerini soylulara veya kiliseye devrederlermiş. Soylular ve kilise vergi ödemezlermiş çünkü. Köylüler mülkiyeti kaybetmekle beraber eski toprakları üzerinde zilyet olarak hayatlarına devam ederlermiş.

IRS’in baş hukuk müşaviri olan bay Korb’un verdiği ikinci örnek daha çok ilgimi çekti benim. İslamiyet’in ilk genişlediği yıllarda fethedilen topraklarda yaşayan hristiyan tebanın ödemek zorunda olduğu vergiler varmış. Oysa müslüman teba bu vergileri ödemiyormuş. Sırf vergi ödemekten kurtulabilmek için pek çok hristiyan müslüman olmuş…

Bunları dinlerken bir örnek de benim aklıma geldi. ABD’de yakıt üzerinde neredeyse hiç vergi yok. Başka faktörlerin yanı sıra vergi sebebiyle de olsa gerek, benzin Türkiye’dekinden çok daha ucuza satılıyor. Gene ABD’de bizdeki gibi motorlu araçların yaşı ve motorunun hacmi ile orantılı olarak tesbit edilen taşıt alım ve kullanım vergileri de yok. Dolayısıyla yeni taşıt ile eski taşıt ve büyük motorlu taşıt ile küçük motorlu taşıt sahibi olma arasında da pek bir vergisel fark yok. Bu dediklerimin neticesinde olsa gerek, Türkiye’de ve Türkiye’dekine benzer vergi yasaları olan Avrupa ülkelerinde yaşayanlar küçücük taşıtlara biniyorlar. Oysa Amerika’da yaşayanlar hem içleri geniş hem de motorları yüzlerce beygir gücünde olan taşıtlar kullanıyorlar.

Hukuk fakültelerinin üçüncü sınıflarında okutulan vergi hukuku derslerini pek önemsemeyen, vergi hukukunun hayatımız üzerinde ne kadar da etkili olduğuna kafa yormayan arkadaşlarımın dikkatine sunarım bu örnekleri…

Ertuğrul Akçaoğlu

Sansür Hakkında Bir Yazı

Salı, Kasım 15th, 2005

Sevgili arakadaşlar,

AÜHF forumlarında yazılanların sansürlenmesi, yazı yazan kişilerin (forum üyelerinin) siteye erişiminin engellenmesi ile ilgili fikirlerimi paylaşmak istiyorum sizinle. Bu yazım iki bölümden oluşuyor. İlk ve asıl önemli bölüm forum düzeni ile ilgili. İkinci ve pek de önemli olmayan bölüm ise yazıları silinen kişiler ile ilgili. Bu satırları kaleme alırken niyetim hiçkimseyi kırmak, üzmek değil. Hele hele kendime düşman etmek hiç değil. Ama belli ki gene eğri oturup doğru konuşmak gerekiyor ileride doğabilecek bazı üzücü-kırıcı olaylara engel olabilmek için. AÜHF forumlarının herkesin medeni bir şekilde tartışabildiği, düşüncenin özgürce paylaşılabildiği, site yöneticilerinin kimseye müdahele etme gereği duymadığı bir ortam olabilmesine katkıda bulunmak amacıyla yazıyorum.

(daha fazla…)

Elma İle Armutu Ayırmak

Perşembe, Kasım 10th, 2005

Sevgili arkadaşlar,

Az evvel Timuçin beyin son yazısını okudum. (Sanırım ben ona ilk adıyla hitap edebilirim, çünkü az da olsa tanışıklığımız var.) İlk yazısını da okumuştum. Sadece ilgili konu başlığı atında onun yazdığı yazıları değil, bu forumda yazılan bütün yazıları okudum ben, o yazılar yayınlandıkça. Bir önceki vebsitesi üzerindeki forumlarda yazılan hemen hemen bütün yazıları da okumuştum. (Dayanılmaz derecede manasız olanlar hariç.) Sekiz-dokuz yıldan beri AÜHF vebsitesi üzerinde yazılan hemen herşeyi okumuş, bir süre de o siteyi yönetmiş birisi olarak bir kaç söz söylemek istiyorum şimdi. Dilerim benim üslubumu beğenirsiniz(!)

(daha fazla…)