Posts Tagged ‘ereğli’

Öylesine Bir Mektup

Pazartesi, Ekim 2nd, 2006

Canım Kardeşim,

Şu satırları sana hayalle gerçek arasında bir yerlerden, günden kaçıp geçmişin güzelliklerine ulaşma arzusuyla dalıp gittiğim hayal dünyamdan yazıyorum. Basit kalıplardan kurtulup, sözcüklerin ardında kilitli kalmış anlamlara ulaşmak; insanların yüzlerindeki değil, kalplerindeki mutluluğu hissedebilmek umuduyla hâlâ bağlarımı kopartmadığım şu hayatla rüyalarımın arasında bir dünya bu. Çıkışlarıyla, inişleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle ve her zaman ve herkes gibi benim de içime hapsetmek zorunda kaldığım utkularıyla küçük ama huzurlu bir dünya. Benim dünyam kısaca…

Canım kardeşim; sana yıllardır üzerinde yürüdüğüm ve hayatımın şu ana kadar olan günlerinin en anlamlılarının geçtiği bir yoldan bahsetmek istiyorum, bu mektubumda. Daha doğrusu bir tepeye çıkıştan… Bu çıkışlardan niye bu kadar çok korkarım bilemiyorum. Herhalde inişleri için olsa gerek. Ağır ağır çıkışların hızlı inişleri…

Geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. Hakan dönmüş, onu haber verdi. Hakan’ı bilirsin; dört arkadaşın o en büyüğüydü, ben de en küçüğüydüm. Kaç yıldır arkadaştık? Yo arkadaş demek doğru olmazdı bizim için, biz dosttuk hatta abi-kardeşlik. Kaç yıl olmuştu tanışalı? Dokuz? On?

Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde köprüden geçmek üzereydim. Duraksadım bir an. Yıllardır her sabah, öğle, akşam, okul ev arasında gidip gelirken, geçerdim bu köprüden. Önceden betondu, sonra asfalt döktüler üzerine. 0 da çağa ayak uyduruyordu, biz de o yaşlanıyor muydu bilemiyorum; ama biz yaşlanıyorduk. On, on bir yaşlarında küçük bir çocuktum üzerinden ilk geçişimde. Acaba son geçişimde kaç yaşında olacağım?

Sen bilirsin kardeşim buraları. Köprünün iki yanını. Bir tarafta yepyeni evler, apartmanlar; hayatlarında boş cüzdan görmemiş, şımarık çocuklar. Köprünün diğer yanında ise bizim mahalle. Adı mahalle ama şehrin ortasında olmasaymış köy derlermiş buraya. İnsanların çoğu ise fakir. Bırak boş cüzdanı, hiç cüzdan görmemiş çocuklar yaşıyor burada. 0 zengin çocuklarının bir haftalık harçlıklarıyla inan hiç abartmıyorum bir ayı çıkarıyorlar icabında.

Geçtim sonunda köprüden, ağır ağır. Yıllara nasıl meydan okuduğunu düşündüm, nasıl böyle dimdik ayakta durabildiğini düşündüm. Kıskandım onu.

İşte tepeye doğru uzanan bayır karşımdaydı şimdi. Kim bilir, kaç kere çıkmıştım bu bayırı? Neler hayal etmiştim, bu bitmez gibi görünen yolu adımlarken?
Yolun iki yanında evler vardı önce. Yol asfalttı. Merdiven çıkıyormuşum gibi gelirdi bana hep tepe yukarı çıkarken. “Hızlı adımlarla çıkacaksın ve hiç durmayacaksın. Durursan bir sır demişti. Hakan bir keresinde, iki yanda Evler vara. Evlerin pencerelerinden bakan genç kızlar, evlerin önünde örgü ören kadınlar, kahve önlerinde geçenlere laf atan adamlar vardı. Yolda ise çocuklar… Çocuklar, bisikletler ve arabalar tepeye çıkan bu asfalt yolu yıllardır paylaşırlardı; ama hiç bir kaza olmamıştı bu güne kadar. En azından ben görmemiştim.

İnsanların arasından yürüdüm tepeye doğru çıkan yolun üzerinden. Hızlı adımlarla yürüyordum; çünkü başka türlü çıkılmazdı bu yol. Ama ben her zamankinden hızlı yürüyordum; çünkü Hakan gelmişti.

İnsanlar arkamda kalmıştı artık. Sanki bir çöplüğün içinden çıkmışım gibi geldi bir an. İrkildim. İnsanlar için böyle düşünmemeliydim. Benim de bir farkım yoktu ki onlardan. Kendi kendimi kınadım. Çünkü Hakan olsa, o da öyle yapardı.

Artık evler seyrekleşmiş yolun bir tarafı dağ, bir tarafı uçurum olmuştu. İşte o anda karşıma tek katlı, içinde kimsenin yaşamadığı o sarı ev çıktı. Ne çok korkardım ondan. Ama söyleyemezdim hiç; çünkü arkadaşlarım büyüktü, ben küçüktüm. Meğer onlar da korkarlarmış. Yaz geceleri eve dönmek için inerken tepeden, adeta uçarcasına geçerdim o sarı evin önünden. Sanki içinden bir öcü fırlayacakmış da beni yakalayacakmış gibi gelirdi.

Ezberlemiştim artık bu yolun her taşını. ‘Acaba selam versem tanırlar mı beni bu taşlar?’ diye alay ettim kendi kendime; ama bir yandan da her şakada bir gerçek payı olduğunu düşünüyordum. 0 kadar çok geçmiştim ki buralardan…

Bunları düşünürken Hakan’ın evinin önünde buldum kendimi. Daha zili çalmadan açıldı kapı. Kardeşi “Gel” dedi, kim olduğuma bile bakmadan; sanki beni bekliyor gibiydi.. Hakan odasındaymış; kapıyı çaldım, girdim. Yavaş bir parça çalıyordu kaset çalarda kucaklaştık. Göz göze geldik bir an. “Büyüdük” dedim, “Büyüdük” dedi o da.. İki damla yaş düştü gözlerinden. Sonra ağlamaya başladık, elinden şekeri alınmış çocuklar gibi. Bir şeylere kızarak; ama hiçbir şey yapamayacağımızı bilerek ağladık. Çocuklar gibi ağladık. Çünkü artık büyümüştük.

Canım kardeşim; Hakan döndü, tepeye çıktım.. Yarın onun yaş günü. Bir yaprak daha düşüyor ağaçtan. Yarın gene tepeye çıkacağım. Belki her gün tükenip giden güzel günleri bir kez daha anacağım.

Sana en içten dileklerimi yolluyor, insanları haya¬ta bağlayan o çocuksu umudunun hiçbir zaman tükenmemesini diliyorum.

Sevgilerimle…

Ertuğrul
- – - -

Bu epey eski bir yazı. 1992 senesinde, arkadaşlarım üniversiteye hazırlanırken, benim DJ’lik yapma, okul dergisi çıkarma peşinde koşturduğum günlerde yazılmış bir yazı. Kdz. Ereğli Anadolu Lisesi’nde okurken bir kaç arkadaşımla beraber çıkardığımız Esinti adlı okul dergisinin ilk sayısında yer almıştı. Esinti’nin hâlâ yayınlanıp yayınlanmadığını merak ediyorum doğrusu.

Kimim?*

Çarşamba, Ocak 25th, 2006

Cevabı çok zor bir soru bu. Hatta sorunun ne olduğu bile net değil. Kimim, geçmişim nedir mi demek? Yoksa nasıl bir kişiyim mi? İkinci soruyu ben yanıtlayamam. İlkine ise zaman yetmez ya, hadi bir kaç mekan ve an yazayım buraya:

75
Doğum yılım ve yerim: Ereğli. Konya değil Karadeniz.
Pazarın ilerisi. Camdan aşağı attığım sabunlar.
Murtaza mahallesi. Toprağı kazarken bulduğum Bizans sikkesi.
Komşunun kızları ile evcilik oynayışım. Evlendirmişlerdi(!) beni de ne korkmuş ne ağlamıştım artık onların evinde kalmam lazım diye.
Ortacami. Yufkacının üst katı. Manolya bahçesinde yaptığımız çete kulubesi. Akreplerden korkup kaçışımız oradan.
Liman. ‘Anayasacı’ oluşum.

81
Nimet İlkokulu. Semiha Bana, ilk öğretmenim.
Erdemir Sineması. İlk sunuculuğum, ilk oyunculuğum.
Liman. Kiraladığım kayık. Küreğin avuçiçimi acıtması.
Anadolu Dersanesi. Babam müdür. Çıtır simit ve çay. Ne çok sevmiştim kantinini.
Akbank’ın aylık sınava hazırlık dergileri. Bir akşam onları çalışıp girmiştim sınava.

86
Anadolu Lisesi. Hazırlık sınıfları en üst katta. Ne de çok basamak var çıkacak.
Bilgisayar Laboratuarı. MS-Dos 3.30, sonra 4.01.
Okulun yanındaki boş tarla. Bisiklet kiralayan adam.
Kavaklık. Ergenlik. Meslek Liseli arkadaşlarım. Kung-Fu.

91
Berna’m ile tanışmam.

93
Büyük Ereğli Dersanesi’ndeki danışman hoca. Müdür yardımcısı falandı galiba. Kim olduğumu bile bilmeden babama dersaneyi ektiğimi söyleyebilen, benim AÜHF’de okuyacağıma inanmayan adam. Adı neydi acep?
Endüstri ve Meslek Lisesi. Üniversite sınavının ilk ayağı. Bir saat camdan limanı seyredişim.
Fener Lisesi, Zonguldak. Sınavın ikinci ayağı. Anam babam haber beklerken sinemada Hülya Avşar’ın Berlin in Berlin’ini izleyişim.

İstanbul.
Marmara Hukuk’ta geçen iki güzel yıl.
Atatürk Erkek Öğrenci Yurdu, Cevizlibağ İstanbul. Hamam usulü banyoları.
Topkapı-Kadiköy otobüs hattı. Boğaz köprüsü. Yollar.
Vapurla yurda dönülen geceler. Camdan dışarı bakıyormuş gibi yapıp aslında bana bakan kız. Sonradan en yakın arkadaşım oluşu. Yemeği kaçırdığım akşamlar.
Ve amcamın okulun burnun dibindeki evi!

Okul günleri. Dersler.
Süheyl Batum’un Anayasa dersini anlatışı. O derste benim ders anlatışım. Arkadaşlarım bana ‘sen hoca olursun’ dediklerinde ‘hadi oradan len…’ deyişim.
Cimbom’un Manchester’la oynadığı maç.

94
Altunuzade Erkek Öğrenci Yurdu, Altunuzade İstanbul. 80 numaralı oda. Beni polis zanneden oda arkadaşlarım. Kantinde çeyrek ekmek arası bayat yumurta ve bayat çay. Ne de güzeldi tadı.
Tansu Çiller’in yaptığı devalüasyon. Tamek meyva suyunun fiyatının bir günde beş kat artması.

Üsküdar’daki bir evin saraya bakan balkonunda oturup iki dostla çay içişimiz. Geçen yatlara laf edişimiz. Kocamustafapaşa’daki bir evde geçen haftasonları. Dostlar. İzden’in serçe arabası. Buğra’nın Ortaköy’deki evi. Taksim’in barları. Taksim Parkı’nın tinercileri.

Gezme, tozma. Dönmezer’in dört ciltini hatmedip dersi finalde geçen dört kişiden biri olma.

95
Ankara Hukuk’a yatay geçiş başvurusu. Başvurumun kabul edildiğinden habersiz Marmara’ya devam edişim. Kabul edildiğimi ziyadesiyle geç öğrenişim. Mermer salonda yazı tura atıp Ankara’ya geçişim.

Ankara’da Ertan abi. Ertan abinin evi. Ertan abinin serçe arabası. Eryaman sokakları.
Ankara Hukuk, arka bina, 3-A sınıfı. Sınıfın en arka sırası. En ön sıradaki öğrenciler. Tanışmamız, arkadaş oluşumuz. Vergi hukuku dersi. Ahmet hocam. Berna’m, bir tanem.

Evlenme teklifi(!) alışım. Abim ile geçen günlerimiz. Eryaman-Bahçeli yolları.

97
Mezuniyet. Parasız geçen günler. Ankara Adliyesi’nde staj. Yüksel Hoca’nın bürosu. Paralı geçen günler.

Yüksek Lisans. Nurkut hocanın rekabet hukuku dersi. Arka binadaki çatışmanın olduğu gün bir öğrencinin beni polis sanışı. Mustafa beyin ve Hakan beyin odaları. Çay işkenceleri.

98
Asistanlık günleri. Sınav nöbetleri. Teze başlamam.

2000
Tezi bitirmem. Burs almam. Evlenmem. Amerika’ya yollanmam. Ahmet hocamın muhalefeti.
Gainesville, Florida. Hilton oteldeki gece. Otel odasına ve kiralık arabaya giden paracıklar.
Küçük ve karanlık ve de ucuz evimiz. Yerde uyuduğumuz gece. Bir plastik masa ve dört sandalyeden oluşan mobilya takımımız. Berna’nın karton kutudan yaptığı kitaplığım.
Bisikletimiz. Publix marketin poşetleri. Küçük televizyon alışımız.

Okul, okul, okul. 70 kişilik sınıftaki üç yabancıdan biri olmanın verdiği o garip his. Bambaşka bir millet, bambaşka bir eğitim tarzı. Amerikan federal vergi kanunları (iki cilt) ve tüzükleri (beş cilt).

Friel. Lokken. Doktora. Tez. Tez. Tez.

* 17 Nisan 2005′de yazdığım bir yazıdır.

Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi Mezunlar Derneği

Perşembe, Kasım 10th, 2005

Az evvel Google’da birşeyler ararken tesadüfen buldum: Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi (KEAL) Mezunlar Derneği kurulmuş; hatta vebsitesi bile yapılmış. Derneği kuranların, vebsitesini yapanların ellerine sağlık.

Kdz. Eregli Anadolu Lisesi

1993 mezunları arasında yeraldığım Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi, Erdemir‘i kuran Amerikalıların çocukları için açılmış bir özel okulmuş önce. 1960′ların ortalarında Amerikalılar Ereğli’den ayrılmaya başlayınca şehrin ve fabrikanın önde gelenleri okul boşa gitmesin diye Milli Eğitim Bakanlığı ve Türk Eğitim Derneği ile temasa geçmişler ve Karadeniz Ereğli TED Koleji adı altında okulum 1967-1968 öğretim yılında Türk öğrencilerine eğitim vermeye başlamış. Benim de yedi sene içinde koşturduğum şu anki binaya 1972′de geçilmiş.

1981′de TED okulu Milli Eğitim Bakanlığı’na devretmiş ve okulun adı Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi olmuş. Yeni adı altında ilk mezunlarını 1982 senesinde vermiş. (1986′da Ereğli’de yeni bir TED Koleji açıldı, aklınız karışmasın…)

KEAL

Ben 1986 yılında girdim Anadolu Lisesine. 1993′e kadar yedi sene boyunca kordiorlarında koşturdum. Yedi sene… Az vakit değil. Ben ve benimle aynı yıl okula başlayan 140 kadar arkadaş çocukluktan gençliğe beraber yürüdük. Şimdi hepimiz sadece ülkenin değil, dünyanın dört bir yanına dağılmış durumdayız. Ereğli Anadolu Lisesi’nin bizim dönemdeki ve bizden önceki dönemlerdeki tüm öğrencileri her zaman çok başarılı oldular. Okulumun bu yüksek başarı düzeyi hiç eksilmeksizin devam ediyor.

Tek eksiğimiz mezunlarımızı bir araya getirecek, iletişimlerini sağlayacak bir oluşumun eksikliği idi. Kurulan dernek bu ihtiyacı giderecektir eminim ki. En kısa sürede derneğe üye olacağım ben. Eğer Ereğli Anadolu Lisesi mezunuysanız, hatta mezunu olmasanız bile Lise’de en az bir yıl okuduysanız siz de üye olun; derneği destekleyin lütfen.

Ertuğrul Akçaoğlu

* * *

Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi vebsitesine bakmak isterseniz buraya tıklayınız.
Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi Mezunlar Derneği vebsitesine bakmak isterseniz buraya tıklayınız.

Ben Kimim?

Pazar, Eylül 11th, 2005

Ertuðrul Akçaoðlu1975 yılında Karadeniz Ereğli”de doğdum. 1986′da Nimet İlkokulu’nu, 1993′de Karadeniz Ereğli Anadolu Lisesi’ni bitirdim. Aynı yıl Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne başladım. 1995′de yatay geçiş yaptığım Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1997′de mezun oldum.

Ankara Hukuk’tan mezun olduktan sonra üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Kamu Hukuku Yüksek Lisansı programına devam ettim. Yüksek lisans devam ederken avukatlık stajımı Ankara Barosu nezdinde tamamladım ve ardından, 1998 yılında, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Vergi Hukuku Anabilim Dalı’nda Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladım. 2000 yılında finansal türev ürünlerin vergilendirilmesini konu alan tezimle yüksek lisansı tamamladıktan sonra doktora için Florida Üniversitesi Lisansüstü Vergi Hukuku Programı’na girdim. Sanırım 2005 sonu ya da 2006 başında bir vakitler “vergi hukuku doktoru” olacağım.

On dokuz yıldır bilişim teknolojilerine, on iki yıldır hukuka, sekiz yıldır Türk vergi hukukuna, yedi yıldır finansal yeniliklere, beş yıldır Amerikan vergi hukukuna, dört yıldır ise uluslararası vergi hukukuna ve özellikle elektronik ticaretin vergilendirmesi konusuna kesintisiz şekilde kafa yoruyorum. İlgi duyduğum, kafa yorduğum diğer konuları Karalama Defterim’e düştüğüm notlardan öğrenirsiniz zaten…

Bana ulaşmak isterseniz aşağıdaki “yorumlar” linkine tıklayın ve gelecek sayfadaki formu doldurmak suretiyle iletişim bilgilerinizi ve mesajınızı gönderin lütfen.

Ertuğrul Akçaoğlu

New Orleans Trajedisi ve İstanbul

Pazar, Eylül 4th, 2005

Bir haftadır TV karşısında oturmuş New Orleans ve çevresinde yaşanmakta olan dramı seyrediyorum. İçim gidiyor ve elimden hiçbirşey gelmiyor. Ne New Orleans’a gidecek durumum ne de kurtulanlara yardım edebilecek imkanım var. TV seyrediyorum, tek yaptığım bu. Binlerce insan su altında kalmış koca bir şehirden kaçmaya çalışıyorlar. Gidecek yerleri yok. Evleri yok. Açlar. Susuzlar. Ölüyorlar. Canlı yayında. Şimdi.

Bundan bir kaç yıl önce gitmiştim New Orleans’a. Çoğunluğu zenci olan bu şehir rengarenk bir gece hayatına sahipti. Jazz’ın doğduğu yer burası ne de olsa. French Quarters denen tarihi bölgesi şehrin turist ve eğlence merkezi. Ben doğrusu o kadar da beğenmemiştim French Quarters’ı. Tulane Üniversitesi’ne giden yol, yol üstündeki tramvaylar, üniversitenin kampüsü, kampüsün karşısındaki park daha çok ilgimi çekmişti.

New Orleans gezimde yolum bir gölün kenarından geçmişti. Gölün suları yol seviyesinin üzerindeydi ve bir kalın beton duvar ile çevrelenmişti. Açıkcası bir baraj gölü sanmıştım yanından geçtiğim su birikintisini ben. Geçen hafta öğrendim ki o gün yanından geçtiğim bir göl değil Meksika Körfezi’nin ta kendisiymiş. New Orleans şehrinin epeyce bir kısmı deniz seviyesinin altındaymış ve o gördüğüm setler koruyormuş şehri bir su baskınından.

Bir hafta önce Katrina adı verilen kasırga Louisiana– Mississippi çevresini yerlebir etti. Katrina dört şiddetinde bir kasırgaydı. Kasırga yaklaşırken özellikle New Orleans’ın boşaltılması istendi. Çünkü şehri su baskınından koruyan setler sadece üç şiddetinde bir kasırgaya dayanacak sağlamlıkta inşa edilmişlerdi. Amerika’nın güneyinde dört – beş şiddetinde kasırgalar yaygın olmasına ve bu kasırgalardan birinin günün birinde New Orleans’ı vurmasının olası olmasına rağmen, sadece üç şiddetine dayanıklı bir setler inşa edlimişti. Neden mi? Ne bileyim. Belki maliyeti çok pahallı diye gözüktü setleri inşa edenlere; belki de şu anda yaşanmakta olan felaketi öngöremediler eski yöneticiler bilimadamlarının uyarılarına rağmen. Şimdi New Orleans’ı yeniden inşa etmek kaça patlayacak acaba? Kaybedilen canların bedeli nedir?

Katrina New Orleans’a yaklaşırken arabası olan, otobüslere doluşabilen herkes kaçtı, gitti. Fakirler, kimsesi olmayan yaşlılar, hastalar, doktorlar, polisler ve yaklaşan felaketi idrak edemeyenler kaldı geride. Kaçan yüzbinlere rağmen, o veya bu sebeple, onbinlerce insan şehri ya terk edemedi ya da etmedi.

Katrina New Orleans’ı vurmadı; yakınından geçti gitti ama ona rağmen geride sular altında koca bir şehir bıraktı. Şehri Meksika Körfezi’nden ayıran setlerin bazıları kasırgaya dayanamayıp yıkıldı. Sular altında binlerce ölü, evlerin çatılarında mahsur kamış, kurtarılmayı bekleyen onbinlerce insan kaldı.

Belli ki kimse hazırlıklı değildi bu ölçekte bir felakete. Kasırga öncesi herkes Amerikan afet örgütü FEMA’nın hızlı bir şekilde yardım ulaştıracağını zannediyordu. Görünen o ki FEMA’nın imkanları yetmedi hızlı bir şekilde New Orleans’a müdahale etmeye. Neredeyse tam bir hafta yardım ulaşamadı New Orleans’a. İnsanlar açlık ve susuzluktan ölmeye başladılar. İnsanlar dükkanları yağmalamaya, birbirlerini vurmaya başladılar. Şehri basan Körfez’in suları her geçen gün biraz daha yükseliyordu.

Amerika’daki binlerce insan gibi ben de TV’den seyrediyordum dramı. Ne zaman ki TV kanalları helikopterleriyle şehre ulaşıp kimseye yardım ulaşmadığı görüntülemeye başladılar, o zaman halkın ve yöneticilerin akılları başlarına gelmeye başladı. Bir hafta geç! Askerler bölgeye gönderildi, kurtarma operasyonları birden hızlandı. Bağış kampanyaları birden hızlandı. TV karşısındaki miyonlar ve çatı tepelerinde bir haftadır aç susuz bekleyenler soruyordu: Bir haftadır neredeydiniz?

İnsanın bazen soğuk bir duş alması gerekiyor uyanabilmek için. Katrina, Amerika’nın soğuk duşu oldu belli ki. Açıkcası geçen yıllarda benim yaşadığım kasabanın yakınlarından da kasırga geçtiği olmuştu üç dört kez. Bugüne kadar hiç idrak edememiştim ne kadar büyük bir tehlike atlattığımı. Evim beni korur, en kötü ihtimal bir sığınağa gider bir kaç gün orada idare ederim diye düşünmüştüm. Akıl danıştığım görevliler bana öyle demişlerdi çünkü. Aynen New Orleans’daki Superdome denen spor salonunda bir haftadır aç ve susuz halde mahsur kalan onbinlerce insan gibi. Onlar kaçmamışlardı şehirden; sığınağa çevrilmiş spor salonuna sığınmışlardı. Canlarını Katrina’dan kurtarmışlardı ama yardım gelmeden geçen bir haftada kimbilir kaçı ölmüştü açlık ve hastalıktan.

Geçen yıllarda bir kaç deprem de yaşamıştım ben. İlki Romaya’da olan bir depremdi. Deprem dalgaları deniz altında gelmiş Karadeniz Ereğli’yi sallamıştı. Bizim evimiz sağlam bir ev değildi. Yıkılmamıştı ama çok sallanmıştı. Evden çıkamamıştık zamanında. Çok korkmuştum.

Sonra bir kez İstanbul’da, bir kez de Ankara’da hissetmiştim depremi. Kasırgadan kaçılabiliyor ama depremden kaçılmıyor ki. Şanslıydım ben; deprem başka yerdeydi benim olduğum şehirde değil. Ben sadece başka yerlede olan depremi hissetmiştim herseferinde. Sonra TV’den izlemiştim ölenleri ve geriye kalan acıları.

Düzce’ye gtmiştim bir seferinde depremzedelere yardım etmeye. Yerle bir olmuş bir şehir görmüştüm. Bolu Dağı bıçakla ortadan kesilmiş gibiydi. Ne de çabuk unuttuk o günleri!

New Orleans’da olanlar, kendi ülkemde olacakları hatırlattı bana. İstanbul’u hatırlattı. Bilimadamları söylüyorlar, yakında bir deprem İstanbul’u yerlebir edecek, diye. Ne zaman? Ne bileyim. Bildiğim bir şey var ama: Zaman her geçen gün azalıyor.

Biz ne yapıyoruz İstanbul depremine hazırlanmak için? Evlerimiz, iş yerlerimiz sağlam mı yeterince? Deniz kıyısındaki semtler sular altında kalacak mı? Elektrik olmayınca günlerce, hatta haftalarca, hastanelerimiz hizmet vermeye devam edebilecek mi? Yeterince ilaç, yiyecek ve içecek stokumuz var mı? Yeterince bebek bezimiz var mı? Güvenliği kim sağlayacak? Polis mi, yoksa asker mi? Yazın olusa deprem, sıcaktan; kışın olursa, soğuktan nasıl koruyacağız kurtulanları. Ölülerimizi ne yapacağız? Nereye gömeceğiz? Kimliklerini nasıl belirleyeceğiz?

Afet örgütümüz İstanbul gibi koca bir kentteki kurtarma faaliyetleri koordine edebilecek yeterlilikte mi gerçekten?

New Orleans’da kasırganın geleceğini bilen ve kaçabilen herkes kaçtı. Ona rağmen akıl almaz bir dram yaşanmakta. Biz depremden kaçamayacağımıza göre, yer yüzünün en büyük trajedisini önlemek için ne yapıyoruz? İstanbul yerlebir olunca kime hesap soracağız? Bir iki üçkağıtçı müteahhite mi? Devletin olmayan imkanlarıyla İstanbul’u depreme hazırlamak için yapılması gerekenleri yeterince yapmayan, yapamayan yöneticileri mı? İstanbul’u yeniden inşa edebilecek miyiz?

Hepimizin iyi bir soğuk duşa ihtiyacı var.

İki seçenek var önümüzde: Ya dünyanın en güçlü, en zengin ülkesinde yaşanmakta olan dıramı izlerken uyanacağız. İmkanları yoktan var edip, İstanbul’u kaçınılmaz depreme hazır edeceğiz. Ya da o gün geldiğinde İstanbulda olmamak için dua edeceğiz. Başka bir seçenek gelmiyor benim aklıma.

Ertuğrul Akçaoğlu