<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ertuğrul Akçaoğlu &#187; Vergi</title>
	<atom:link href="http://www.akcaoglu.com/category/hukuk/vergi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.akcaoglu.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 13 Dec 2011 21:11:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>KVK M. 30’a Tabi Ödemelerden Kaynaklanan Tazminatların  KVK M. 30 Ve GKV M. 40 Bağlamında Değerlendirilmesi</title>
		<link>http://www.akcaoglu.com/2010/11/17/tazminatlarin-kvk-m-30-ve-gkv-m-40-baglaminda-degerlendirilmesi/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.com/2010/11/17/tazminatlarin-kvk-m-30-ve-gkv-m-40-baglaminda-degerlendirilmesi/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 17 Nov 2010 17:01:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ertuğrul Akçaoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Vergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yayınlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.com/?p=627</guid>
		<description><![CDATA[Prof. Dr. Mualla Öncel&#8217;e Armağan&#8217;da yayınlanmıştır. Yazarından izin alınmaksızın başka sitelerde yayınlanmaması rica olunur. Ertuğrul AKÇAOĞLU Giriş Bu çalışmanın konusu, bir kurumlar vergisi mükellefinin, ilam uyarınca, bir dar mükellefe yapacağı “ödeme” üzerinden kurumlar vergisi tevkif etme ödevinin bulunup bulunmadığıdır. Bir &#8230; <a href="http://www.akcaoglu.com/2010/11/17/tazminatlarin-kvk-m-30-ve-gkv-m-40-baglaminda-degerlendirilmesi/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mualla Öncel&#8217;e Armağan&#8217;da yayınlanmıştır.</p>
<p><strong>Yazarından izin alınmaksızın başka sitelerde yayınlanmaması rica olunur.</strong></p>
<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P.sdfootnote { margin-left: 0.2in; text-indent: -0.2in; margin-bottom: 0in; font-size: 10pt } 		P { margin-bottom: 0.08in } 		A.sdfootnoteanc { font-size: 57% } --></p>
<p><!-- 		@page { margin: 0.79in } 		P.sdfootnote { margin-left: 0.2in; text-indent: -0.2in; margin-bottom: 0in; font-size: 10pt } 		P { margin-bottom: 0.08in } 		A.sdfootnoteanc { font-size: 57% } --></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;"><strong>Ertuğrul AKÇAOĞLU</strong></span></p>
<ol type="I">
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;"><strong>Giriş</strong></span></p>
</li>
</ol>
<p><span style="font-size: small;">Bu çalışmanın konusu, b</span><span style="font-size: small;">ir </span><span style="font-size: small;">kurumlar</span><span style="font-size: small;"> vergisi mükellefinin, ilam uyarınca, bir dar mükellefe yapacağı “</span><span style="font-size: small;"><strong>ödeme</strong></span><span style="font-size: small;">” </span><span style="font-size: small;">üzerinden kurumlar vergisi tevkif etme ödevinin bulunup bulunmadığıdır. Bir kurumlar vergisi tam mükellefi ile bir dar mükellefinin aralarındaki sözleşmeden kaynaklanan karşılıklı edimlerinin tamamen veya kısmen yerine getirilmemiş olması nedeniyle, bir yargı kararı</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote1anc" href="#sdfootnote1sym"><sup>1</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> gereğince tam mükellef kurumun dar mükellef kuruma yapması öngörülen ödemelerin vergi hukuku bakımından nitelendirilmesine ilişkin olan bu sorun, kurumlar vergisi matrahının tespitinde Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesinde indirilebilecek giderler arasında sayılan “işle ilgili olmak şartiyle, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve </span><span style="font-size: small;"><strong>tazminat</strong></span><span style="font-size: small;">”ın Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesi</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote2anc" href="#sdfootnote2sym"><sup>2</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> uyarınca vergi tevkifatına tabi bir gelir unsuru olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği noktasında somutlaşmaktadır.</span></p>
<ol type="I">
<li>
<p lang="tr-TR">“<span style="font-size: small;"><strong>Tazminat”ın Değerlendirilmesi</strong></span></p>
</li>
</ol>
<p><span style="font-size: small;">Kurumlar Vergisi Kanununun 6. maddesinde</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote3anc" href="#sdfootnote3sym"><sup>3</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> safi kurum kazancının tespitinde Gelir Vergisi Kanununun ticari kazanç hakkındaki hükümlerinin uygulanması öngörülmüştür. Bu kapsamda, Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesinde, safi ticari kazancın tespitinde indirilebilecek bir gider olarak “işle ilgili olmak şartiyle, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar” da sayılmıştır. Diğer taraftan, Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesinde dar mükellefiyete tabi kurumların serbest meslek kazançları, gayrimenkul sermaye iratları, telif, imtiyaz, ihtira, işletme, ticaret unvanı, marka ve benzeri gayrimaddî hakların satışı, devir ve temliki karşılığı elde ettikleri bedeller gibi bazı kazanç ve iratları üzerinden, bu gelir unsurlarını nakden veya hesaben ödeyen veya tahakkuk ettirenler tarafından kurumlar vergisi kesintisi (stopaj) yapılması öngörülmüştür. Bir kurumlar vergisi tam mükellefi ile dar mükellefinin arasında, bu maddede sayılan faaliyetlerden bir veya birkaçını (örneğin, alınan </span><span style="font-size: small;"><em>know-how</em></span><span style="font-size: small;"> için gayri maddi hak bedeli ödenmesini) konu alan bir sözleşmenin tamamen veya kısmen ifa edilmemesi nedeniyle, tarafların aralarındaki ihtilafı yargı yoluyla gidermeleri neticesinde, tam mükellef kurumun dar mükellef kuruma yapması öngörülen ödeme, tam mükellef kurum bakımından Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesi uyarınca bir gider (tazminat) olarak mı; yoksa, dar mükellef kurum bakımından Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesi uyarınca stopaja tabi bir gelir unsuru olarak mı nitelendirilmelidir? </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Bu bakımdan önem taşıyan husus “tazminat” terimine yüklenecek anlam ve Kurumlar Vergisi Kanunu uyarınca tevkifata tabi tutulan gelir unsurlarının belirlenmesinde yargı kararına dayalı ödemelerin temelini oluşturan ilişkilerin dikkate alınıp alınamayacağıdır. Sorun “tazminat”tan ne anlaşılması gerektiğinde düğümlenmektedir. </span></p>
<p>“<span style="font-size: small;">Tazminat” kavramının Türk Vergi Hukukunda ayrıntılı biçimde incelendiğini söylemek güçtür. Konuyla ilgili tüm çalışmalarda, safi ticari kazancın tespitinde “işle ilgili olmak şartıyla, mukavelenameye veya ilama veya kanun emrine istinaden ödenen zarar, ziyan ve tazminatlar”ın indirilebilecek bir gider olduğu zikredilerek yazılı bir sözleşme, kanun emri ya da bir mahkeme ilamı gereğince ödenmesi gibi yönleri vurgulanmaktadır.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote4anc" href="#sdfootnote4sym"><sup>4</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Ancak hemen belirtmek gerekir ki, bu noktada Türk Vergi Hukukunun bir zaafından söz edilemez. Vergi hukuku, “tazminat” terimini özel hukuktaki anlam ve içeriği ile dikkate alır.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote5anc" href="#sdfootnote5sym"><sup>5</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Özel hukukta tazminat, haksız fiilden veya sözleşme ile kararlaştırılan edimlerin yerine getirilmemesinden doğan maddi veya manevi zararın giderilmesi olarak tanımlanır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">T</span><span style="font-size: small;">am iki tarafa borç yükleyen bir sözleşmede, </span><span style="font-size: small;">edimlerini yerine getirmeyen, muaccel hale gelmiş borçlarını ödemeyen tam mükellef kurum karşısında dar mükellef kurum da kendi edimlerini ifadan kaçınabilir. Türk/İsviçre Borçlar Hukukunda borçlunun temerrüdü, ifası mümkün olan bir borcun, ifa zamanı gelmiş (muaccel olmuş) olmasına rağmen ifa edilmemesi olarak tanımlanmaktadır. Borçlunun temerrüdü, ifa programından zaman açısından bir sapmayı ifade eder. Temerrüdün borçlunun kusuruna bağlı olmamasının vurgulanması amacıyla, temerrüt, &#8220;ifadaki yükümlülüğe aykırı objektif gecikme&#8221; olarak da tanımlanmaktadır.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote6anc" href="#sdfootnote6sym"><sup>6</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Borçlunun temerrüde düşmekte kusurlu olması halinde, asıl borcun yerini </span><span style="font-size: small;"><em>tazminat borcu</em></span><span style="font-size: small;"> alır.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote7anc" href="#sdfootnote7sym"><sup>7</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Temerrüt tek başına borcu sona erdiren bir neden değildir. Ancak temerrüt alacaklıya bir kısmı borçlunun kusuruna bağlı, bir kısmı ondan bağımsız bazı ek haklar sağlar. Bu haklardan ilki, alacaklının “</span><span style="font-size: small;"><em>aynen ifa ile birlikte ifadaki gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazminini”</em></span><span style="font-size: small;"> talep edebilmesidir (BK. md. 102/1). Gecikmeden doğan zarar, alacaklının, borçlunun borcunu zamanında ifa etmemesi nedeniyle uğradığı zarardır. Bu zarar, alacaklının mal varlığının mevcut durumu ile borçlu borcunu zamanında ifa etse idi içinde bulunacağı durum arasındaki farktan ibarettir. Temerrüdün para borçlarına özgü bir sonucu olarak bir miktar parayı ödemede temerrüde düşen borçlu, temerrüde düştüğü andan itibaren, sözleşmede veya kanunda belirlenen oran üzerinden temerrüt faizi ödemek zorundadır.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote8anc" href="#sdfootnote8sym"><sup>8</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Tam iki tarafa borç yükleyen sözleşmelerde borçlunun temerrüdüne ilişkin bazı özel hükümler mevcuttur. Bu kapsamda, alacaklıya ikinci bir seçimlik hak olarak “</span><span style="font-size: small;"><em>aynen ifadan vazgeçip, müspet zararın tazminini talep etme”</em></span><span style="font-size: small;"> (BK md. 106) hakkı tanınmıştır. Alacaklının bu yola başvurması sözleşmeyi ortadan kaldırmayıp, sadece içeriğini değiştirir: Borçlunun ifasında temerrüde düştüğü asli edim yükümlülüğü, tâli edim (tazminat) yükümlülüğüne dönüşür. Bundan böyle borçlu, ifasında temerrüde düştüğü edimin yerine, alacaklının sözleşmenin ifa edilmemesi nedeniyle uğradığı zararı (müspet zarar) tazmin etmekle yükümlü olur.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote9anc" href="#sdfootnote9sym"><sup>9</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Bu zarar, alacaklının mal varlığının mevcut durumu ile sözleşmenin zamanında ifa edilmesi halinde içinde bulunacağı durum arasındaki farktan ibarettir</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote10anc" href="#sdfootnote10sym"><sup>10</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;">. Alacaklıya tanınan üçüncü seçimlik hak “</span><span style="font-size: small;"><em>sözleşmeden dönme ve menfi zararın tazminini”</em></span><span style="font-size: small;"> talep etme hakkıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Öyle ise, yargı kararından, tam mükellef kurumun ödemelerde temerrüde düşmesi üzerine dar mükellefin hangi seçimlik hakkını kullandığının araştırılarak bir nitelendirme yapılması gerekir.</strong></span><span style="font-size: small;"> “</span><span style="font-size: small;"><em>Aynen ifa ile birlikte ifadaki gecikme nedeniyle uğradığı zararın tazmini”</em></span><span style="font-size: small;">nin istenmesi ve mahkemece buna hükmedilmesi halinde aynen ifayı karşılayan tutar Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesi uyarınca stopaja tabi olacak, ifadaki gecikmeden doğan zararı karşılayan tutar ise Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesi uyarınca tam mükellef tarafından gider olarak indirilebilecektir. Dar mükellefin, “</span><span style="font-size: small;"><em>sözleşmeden dönme ve menfi zararın tazmini” </em></span><span style="font-size: small;">ya da “</span><span style="font-size: small;"><em>aynen ifadan vazgeçip, müspet zararın tazminini talep etme” </em></span><span style="font-size: small;">haklarından birini kullanması halinde ise asli edim yükümlülüğünün, tâli edim (tazminat) yükümlülüğüne dönüştüğü saptaması yapılabilmektedir.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote11anc" href="#sdfootnote11sym"><sup>11</sup></a></span></sup><span style="font-size: small;"> Dolayısıyla, tam mükellef kurumun Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesi uyarınca gider olarak muhasebeleştireceği, sözleşmede kararlaştırılan ve vergisel sonuçlarında farklılıklar bulunan edimlerden tamamen bağımsız, bir tazminat ödemesi söz konusudur. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Tam mükellef kurumun temerrüdünün bir sonucu olarak dar mükellefin seçimlik hakkını kullanması öncesinde, şüphesiz ki tarafların edimleri sözleşmede öngörülenden ibarettir ve yapılan mal teslimleri ve hizmet ifaları mukabilindeki nakdi ve hesabi ödemeler doğal olarak hem alacaklı hem de borçlu bakımından ödemenin karşılık geldiği iktisadi değere göre nitelendirilecek ve bu nitelemeye uygun şekilde vergilendirilecektir. Bu bakımdan, dar mükellefin aynen ifadan vazgeçip, müspet zararını istediği ana kadar, Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesinde sayılan türden ödemelerden bu madde uyarınca tam mükellef kurumun sorumlu sıfatıyla vergi tevkifatı yapması gerekecektir. Ancak, dar mükellefin seçimlik hakkını kullanmasıyla borç nitelik değiştirir; sözleşmeden kaynaklanan bir borç olmaktan çıkar; sözleşmeye aykırılığın bir sonucu olarak müspet ya da menfi zararı tazmin borcu halini alır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Nitekim, </span><span style="font-size: small;">Danıştay 4. Dairesi de 13.2.1998 tarih, E. 1997/475, K. 1998/513 sayılı kararında</span><span style="font-size: small;">, yukarıdaki açıklama ve analizleri doğrular biçimde, Ankara 8. İdare Mahkemesince sözleşmesi feshedilerek görevine son verilmesine ilişkin işlemin iptaline, dava konusu işlemden dolayı yoksun kaldığı tüm parasal ve özlük haklarının dava tarihinden itibaren uygulanacak yasal faiziyle birlikte tazminine karar verilen davacıya, bu karar uyarınca yapılacak ödemenin davacı görevde iken kendisine aylık, ödenek gibi isimlerle yapılan ödemelerden tüm kesintiler yapıldıktan sonra kalan miktar olması gerektiği, </span><span style="font-size: small;"><strong>dolayısıyla davacıya yapılan ödemenin artık ücret olarak nitelendirilmesinin mümkün olmadığı, yargı kararı gereği ödenen bir tazminattan söz edilmesi gerektiği</strong></span><span style="font-size: small;"> ve 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 94. maddesinin 1. fıkrasının 1. bendinde hizmet erbabına ödenen ücretlerle 61. maddede yazılı olup ücret sayılan ödemelerden 103 ve 104. maddelere göre tevkifat yapılamayacağı yönünde karar vermiştir. Vergi idaresinin de benzer değerlendirmeleri mevcuttur. Örneğin, İstanbul Valiliği İl Defterdarlığı Vasıtasız Vergiler Genel Müdürlüğü bir mükellefin kiraladığı gayrimenkulü kira süresinin dolmasından 23 ay önce tahliye etmesi, bu nedenle karşı tarafça dava edilmesi, dava neticesinde alacak aslı ve diğer masraflar (faiz, yargılama-tebligat ücreti, dava harcı, vekalet ücreti, icra, KDV) olarak ödeme yapması dolayısıyla yaptığı ödemenin (tazminatın) ticari kazancın tespitinde indirilecek gider olarak dikkate alınıp alınamayacağını sorması üzerine verdiği B.07.4.DEF.0.34.11/KVK-14 sayılı muktezasında şirket faaliyetlerinin ifa edilebilmesi amacıyla yapılan kira sözleşmesinde belirlenen süreye uymaksızın erken tahliye edilen gayrimenkul için ödenen tazminatın akitten doğması nedeniyle ticari kazancın tespitinde indirilecek gider olarak dikkate alınmasının mümkün bulunduğunu beyan etmiştir.</span><sup><span style="font-size: small;"><a name="sdfootnote12anc" href="#sdfootnote12sym"><sup>12</sup></a></span></sup></p>
<p lang="tr-TR"> </p>
<ol type="I">
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;"><strong>Sonuç</strong></span></p>
</li>
</ol>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Bir tam mükellef kurum ile bir dar mükellef kurum arasındaki sözleşme ilişkisinden doğan ihtilaf nedeniyle yargı kararı ile ödenmesi hüküm altına alınan tutarların yukarıda yapılan analizler çerçevesinde nitelendirilmesi gerekir. </span></p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Buna göre, borçlunun temerrüdü sonucu alacaklının elindeki seçimlik haklardan hangisini kullandığına bağlı olarak ya sadece Gelir Vergisi Kanununun 40. maddesi uyarınca tam mükellef kurumun gider olarak muhasebeleştireceği bir “tazminat” ya da kısmen tam mükellef kurum bakımından bir tazminat ve kısmen dar mükellef kurum bakımından, Kurumlar Vergisi Kanununun 30. maddesi uyarınca stopaja tabi bir gelir unsuru söz konusu olur. </span></p>
<p lang="tr-TR"> </p>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p lang="tr-TR"> </p>
<ul>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Alptürk E., “Tazminatların Hukuksal ve Vergisel 	Boyutu”, Mali Çözüm Dergisi, Sayı 67, Nisan-Mayıs-Haziran 	2004</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Arpacı A., “Kurum Kazancının Tespitinde Giderler”, 	Vergi Sorunları, Sayı 175, Nisan 2003 </span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Arpacı A., “Kurumlar Vergisi Mükellefleri Açısından 	Giderler”, Vergi Sorunları, Sayı 151, Nisan 2001</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Buz V., Borçlunun Temerrüdünde Sözleşmeden Dönme, 	Doktora Tezi, Ankara 1995</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Erdem T., “Haksız Fiil &#8211; Suç Ayrımında Ödenen 	Tazminatların Gider Boyutu”, Vergi Sorunları, Sayı 190, Temmuz 	2004</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Gümüştaş E., “Zarar Ziyan ve Tazminatların Gider 	Kaydı”, Yaklaşım, Şubat 1993 </span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Havutçu A., Tam İki Tarafa Borç Yükleyen 	Sözleşmelerde Temerrüt ve Müsbet Zararın Tazmini, Doktora Tezi, 	Ankara 1994</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Kılıçoğlu A., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2. 	Bası, Ankara 2002</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Maç M., “Mükelleflerce Gider Yazılabilecek 	Tazminatlar”, Yaklaşım, Aralık 2000</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Maliye Bakanlığının 22.03.1977 tarih ve 	2126-24-35/1845 sayılı muktezası.</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Oğuzman K. ve Öz T., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 	2. Bası, Ankara 1998</span></p>
</li>
<li>
<p><span style="font-size: small;">Öncel-Kumrulu-Çağan, 	Vergi Hukuku, 16. Bası, Ankara, Ekim 2008</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Reisoğlu S., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 18. 	Bası, İstanbul 2006</span></p>
</li>
<li>
<p lang="tr-TR"><span style="font-size: small;">Tekinay S. ve diğerleri, Tekinay Borçlar Hukuku Genel 	Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993</span></p>
</li>
</ul>
<div id="sdfootnote1">
<p><a name="sdfootnote1sym" href="#sdfootnote1anc">1</a><sup></sup> Uluslararası hakem mahkemesi kararları da bu 	kapsama dahildir.</p>
</div>
<div id="sdfootnote2">
<p><a name="sdfootnote2sym" href="#sdfootnote2anc">2</a> 5422 sayılı (mülga) Kurumlar Vergisi 	Kanununun 24. maddesi.</p>
</div>
<div id="sdfootnote3">
<p><a name="sdfootnote3sym" href="#sdfootnote3anc">3</a> 5422 sayılı (mülga) Kurumlar Vergisi 	Kanununun 13. maddesi.</p>
</div>
<div id="sdfootnote4">
<p><a name="sdfootnote4sym" href="#sdfootnote4anc">4</a> Bkz.: Gümüştaş E., “Zarar Ziyan ve Tazminatların Gider 	Kaydı”, Yaklaşım, Şubat 1993; Maç M., “Mükelleflerce Gider 	Yazılabilecek Tazminatlar”, Yaklaşım, Aralık 2000; Arpacı A., 	“Kurumlar Vergisi Mükellefleri Açısından Giderler”, Vergi 	Sorunları, Sayı 151, Nisan 2001; Arpacı A., “Kurum Kazancının 	Tespitinde Giderler”, Vergi Sorunları, Sayı 175, Nisan 2003; 	Alptürk E., “Tazminatların Hukuksal ve Vergisel Boyutu”, Mali 	Çözüm Dergisi, Sayı 67, Nisan-Mayıs-Haziran 2004; Erdem T., 	“Haksız Fiil &#8211; Suç Ayrımında Ödenen Tazminatların Gider 	Boyutu”, Vergi Sorunları, Sayı 190, Temmuz 2004.</p>
</div>
<div id="sdfootnote5">
<p><a name="sdfootnote5sym" href="#sdfootnote5anc">5</a> Özel hukuka ait biçim ve kavramların vergi hukuku içindeki yeri, 	vergi hukukunun özerkliği-bağımsızlığı bağlamında 	tartışılmış; vergi hukukunun özel hukuka tümüyle bağlı 	olduğu, özel hukuktan tümüyle bağımsız olduğu veya özel 	hukuk biçim ve kavramlarının <em>ilke</em> <em>olarak</em> vergi hukukunda da geçerli olmasıyla birlikte vergi hukukunun 	kendine özgü düzenlemelerinin asıl olduğu şeklinde görüşler 	ileri sürülmüştür. Bunlardan sonuncusu, vergi hukukunda ayrık 	düzenleme bulunmadıkça veya vergi hukukunun yoruma ilişkin 	ilkeleri aksini gerektirmedikçe özel hukuk biçim ve kavramlarının 	geçerli olacağı görüşü genel kabul görmektedir. Bkz. 	Öncel-Kumrulu-Çağan, Vergi Hukuku, 16. Bası, Ankara, Ekim 2008, 	s. 4-5. “Tazminat” vergi hukukuna özgü veya vergi hukuku 	bakımından özellik taşıyan bir kavram değildir. Vergi 	kanunlarında tazminata yüklenmiş ayrı bir anlam veya işlev 	bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu kavram vergi hukukunda da özel 	hukuktaki anlam ve içeriği ile geçerlidir. Gelir Vergisi 	Kanununun 40. maddesindeki hüküm özel hukuka göre tespit ve 	takdir olunacak bir tazminata bağlanmış bir vergisel sonuçtan 	ibarettir.</p>
</div>
<div id="sdfootnote6">
<p><a name="sdfootnote6sym" href="#sdfootnote6anc">6</a> Buz V., Borçlunun Temerrüdünde Sözleşmeden Dönme, Doktora 	Tezi, Ankara 1995, s. 54.</p>
</div>
<div id="sdfootnote7">
<p><a name="sdfootnote7sym" href="#sdfootnote7anc">7</a> “Her ne kadar temerrüt bakımından ‘kusur’ şart değilse de 	tazminat bakımından şarttır.” Reisoğlu S., Borçlar Hukuku 	Genel Hükümler, 18. Bası, İstanbul 2006, s. 318, 321.</p>
</div>
<div id="sdfootnote8">
<p><a name="sdfootnote8sym" href="#sdfootnote8anc">8</a> Buz, age., s. 57-59.</p>
</div>
<div id="sdfootnote9">
<p><a name="sdfootnote9sym" href="#sdfootnote9anc">9</a> “BK. md. 106’da alacaklıya iki seçimlik hak tanınmıştır. 	Alacaklı, aynen (gecikmiş) ifayı reddedip, bunun yerine tazminat 	ya da sözleşmeden dönüp bunun yerine bu yüzden uğradığı 	zararların tazmini yolunu tercih edebilir. Her iki halde de, 	alacaklının uğradığı zararların tazmini gündeme gelmektedir. 	Öğretide bu iki zarar ve tazminat türünü birbirinden ayırt 	etmek için, müspet zarar ve menfi zarar ayrımı yapılmaktadır. 	… [M]üspet zarar, gecikmiş ifanın reddi halinde talep edilen 	zarardır. Burada, taraflar arasındaki sözleşme ayakta ve 	geçerlidir. Alacaklı sözleşmeden dönmemiştir. Bunun sonucu 	olarak, taraflar edimlerini yerine getirecektir. <strong>Ancak, 	borçlunun ifaya ilişkin ediminin yerini, alacaklı lehine müspet 	zararın tazmini almaktadır.</strong>” 	Kılıçoğlu A., Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 2. Bası, Ankara 	2002, s. 498. “Alacaklının bu yola başvurması sözleşmeyi 	ortadan kaldırmayıp, sadece içeriğini değiştirir: <strong>Borçlunun 	ifasında temerrüde düştüğü asli edim yükümlülüğü, tâli 	edim (tazminat) yükümlülüğüne dönüşür.</strong> Bundan böyle borçlu, ifasında temerrüde düştüğü edimin 	yerine, alacaklının sözleşmenin ifa edilmemesi nedeniyle 	uğradığı zararı (müsbet zarar) tazmin etmekle yükümlü olur” 	Buz, age., s. 61-62; Aynı yönde bkz.: Tekinay S. ve diğerleri, 	Tekinay Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 7. Bası, İstanbul 1993, 	s. 853-854, 928-929; Havutçu A., Tam İki Tarafa Borç Yükleyen 	Sözleşmelerde Temerrüt ve Müsbet Zararın Tazmini, Doktora Tezi, 	Ankara 1994 s. 92-93; Oğuzman K. ve Öz T., Borçlar Hukuku Genel 	Hükümler, 2. Bası, Ankara 1998, s. 389-395.</p>
</div>
<div id="sdfootnote10">
<p><a name="sdfootnote10sym" href="#sdfootnote10anc">10</a> Reisoğlu, age., s. 306; Buz, age., s. 62.</p>
</div>
<div id="sdfootnote11">
<p><a name="sdfootnote11sym" href="#sdfootnote11anc">11</a> Havutçu, age., s. 81-88, 91.</p>
</div>
<div id="sdfootnote12">
<p><a name="sdfootnote12sym" href="#sdfootnote12anc">12</a> Aynı yönde bkz.: Maliye Bakanlığının 22.03.1977 tarih ve 	2126-24-35/1845 sayılı muktezası.</p>
</div>
<div id="sdfootnote12"></div>
<p style='text-align:left'>&copy; 2010 &#8211; 2011, <a href='http://www.akcaoglu.com'>Ertuğrul Akçaoğlu</a>. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanmayınız. www.akcaoglu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.akcaoglu.com/2010/11/17/tazminatlarin-kvk-m-30-ve-gkv-m-40-baglaminda-degerlendirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vergi Hukukunda İradi Temsil</title>
		<link>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergi-hukukunda-iradi-temsil/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergi-hukukunda-iradi-temsil/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Feb 2007 22:53:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ertuğrul Akçaoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Vergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/97/</guid>
		<description><![CDATA[Giriş Bir vergilendirme ilişkisinin iki tarafı vardır: Vergi alacaklısı olan devlet (vergi idaresi) ve vergi borçlusu olan mükellef. Bu sayılanlara bir üçüncü taraf olarak sorumlu da eklenebilir. Mükellef, vergiyi doğuran olayı kendi kişiliğinde gerçekleştirmiş bulunan ve vergi borcunu kendi malvarlığından &#8230; <a href="http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergi-hukukunda-iradi-temsil/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bir vergilendirme ilişkisinin iki tarafı vardır: Vergi alacaklısı olan devlet (vergi idaresi) ve vergi borçlusu olan mükellef. Bu sayılanlara bir üçüncü taraf olarak sorumlu da eklenebilir.</p>
<p>Mükellef, vergiyi doğuran olayı kendi kişiliğinde gerçekleştirmiş bulunan ve vergi borcunu kendi malvarlığından ödemek zorunda olan kişi olarak tanımlanabilir. Sorumlu ise, bazen mükellefle birlikte, bazen de mükellefin yerine geçerek, vergilendirmenin maddi-şekli ödevlerini yerine getirmekle görevlendirilmiş olan kişidir.</p>
<p>Vergi yasalarımız mükelleflik ve sorumluluk kurumlarını ayrıntılı şekilde düzenlemişken, iradi temsil kurumu açısından sessiz kalmışlardır.</p>
<p>Vergi yasalarının bu durumu iki şekilde değerlendirilebilir: Kanun koyucunun, mükellef ve sorumluların vergi ödevlerini bizzat yerine getirmelerini istemiş olduğu ve bu sebeple Vergi Hukukunda iradi temsile yer vermediği söylenebilir ya da kanun koyucunun, esasen Borçlar Hukukunda düzenlenmiş bulunan temsil müessesesinin Vergi Hukukunda da geçerli olacağını kabul ettiği, bu nedenle yeniden düzenleme gereği görmediği de düşünülebilir.</p>
<p>Bu çalışmada, mevzuatımızdaki hükümlerin ışığında, Vergi Hukukunda temsilin mümkün olup olmadığı; bu soruya olumlu yanıt verilebilirse, temsil yoluyla hangi işlemlerin gerçekleştirilebileceği incelenmeye çalışılacaktır. Bu amaçla, önce genel olarak temsil konusu ele alınacak, daha sonra Vergi Hukukunda temsilin mümkün olup olmadığı tartışılacak ve buna bağlı olarak temsil yoluyla gerçekleştirilebilecek işlemler değerlendirilecektir.</p>
<p><span id="more-97"></span></p>
<p><strong>1. Temsil</strong></p>
<p>Genel olarak “temsil”, bir kişinin bir başka kişi adına ve hesabına hukuken geçerli bir işlem yapabilmesini mümkün kılan bir yetki olarak tanımlanabilir<a href="#_ftn1">[1]</a>. Temsil yetkisi ile gerçekleştirilen bir işlemin hukuki sonuçları kendiliğinden temsil edilen kişi üzerinde doğmaktadır.</p>
<p>Temsil yetkisine ilişkin genel düzenleme Borçlar Kanununun 32 ile 39. maddeleri arasında yer almaktadır. Ayrıca, diğer pek çok kanunda da temsil yetkisini, bu kanunların ilgili oldukları konular yönünden irdeleyen hükümler bulunmaktadır.</p>
<p>Temsil yetkisi &#8220;iradi temsil&#8221;, &#8220;kanuni temsil&#8221;, &#8220;doğrudan temsil&#8221; ve &#8220;dolaylı temsil&#8221; gibi ayrımlar altında incelenebilir. Buna göre, iradi temsil, kaynağını bir hukuki işlemden alan temsil yetkisidir. Kanuni temsil yetkisinde ise temsil edilen kişinin iradesine bakılmamakta; yetki ya (yasa gereği) kendiliğinden, ya bir mahkeme kararı ile ya da bir hukuki işlemin kanuni sonucu olarak doğmaktadır. Doğrudan temsilde, temsilci, temsil olunan kişinin adına ve hesabına hukuki işlem yapmakta; temsilcinin gerçekleştirdiği hukuki işlemin sonuçları doğrudan (kendiliğinden) temsil olunan kişi üzerinde doğmaktadır. Dolaylı temsilde ise, temsilci kendi adına ve fakat başkası (temsil olunan) hesabına işlem yapmaktadır. Bu şekilde gerçekleştirilmiş bir işlemin hukuki sonuçları (kural olarak) temsilci üzerinde doğmakta ve bunların sonradan temsilciden temsil olunana devredilmesi gerekmektedir<a href="#_ftn2">[2]</a>.</p>
<p>İradi temsilde temsilci, bu yetkisini kullanıp kullanmamakta, yani üçüncü kişilerle temsil edilen adına bir işlem yapıp yapmamakta serbesttir. Bu serbestlik, temsil yetkisinin tek taraflı bir işlem ile verilmesi halinde daha belirgin olarak görülür; zira bu durumda temsilcinin yetkisini kullanıp kullanmaması herhangi bir hukuki sorumluluğunu doğurmaz. Temsil yetkisinin iki taraflı bir işlem ile (sözleşme) verilmesi halinde ise, temsil yetkisinin kullanılmaması durumunda temsilcinin iç ilişkide sözleşme hükümlerine göre sorumlu tutulabilmesi söz konusu olabilir.</p>
<p><strong>1.1 Temsil Yetkisinin Verilmesi</strong></p>
<p>Temsil yetkisinin verilmesi bir sözleşme ilişkisinin varlığını gerektirmez. Bu yetki, muhataba (çoğu kez temsilciye) yönelmiş, ulaşması gereken bir irade beyanı ile verilir. Temsil yetkisinin verilmesi herhangi bir şekle bağlı olmamakla birlikte, yetki genelde bir sözleşmeyle, özellikle vekâlet sözleşmesiyle verilmektedir. Temsil yetkisinin vekâlet akti ile verilmesinin yaygın bir uygulama olması, temsil ile vekâlet terimlerinin çoğu kez aynı anlamda kullanılması ve temsil yetkisi ile vekâlet sözleşmesinin karıştırılması sonuçlarını doğurmaktadır.</p>
<p>Temsil yetkisi ile vekâlet akti arasındaki ayrımı netleştirebilmek için şu iki temel farklılığı vurgulayabiliriz:</p>
<p>1) Borçlar Kanununun 386 ve devamı maddelerinde yer alan vekâlet sözleşmesi iç ilişkiyi, diğer bir ifade ile, taraflar arasındaki hak ve borçları düzenlemektedir. Çoğu kez bir vekâlet sözleşmesi ile verilen temsil yetkisi ise Borçlar Kanununun 32 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir; temsil yetkisinin sonuçları iç ilişkide değil, dış ilişkide kendini göstermektedir.</p>
<p>2) Temsil yetkisi, dayandığı vekâlet sözleşmesinden soyut bir varlığa sahiptir; vekâlet sözleşmesi herhangi bir sebeple hükümsüz olsa bile temsil yetkisi geçerli kalır.</p>
<p>“Vekâlet” ile “temsil” arasındaki bu farklara rağmen uygulamada “vekâlet” sözcüğünün hemen her zaman “temsil” anlamında kullanıldığı görülmektedir<a href="#_ftn3">[3]</a>. Bu durum, araştırmalarda temsile ilişkin Borçlar Kanununun 32 ve devamı maddelerinin gözden kaçırılması, konunun sadece vekâlet sözleşmesini düzenleyen Borçlar Kanununun 386 ve devamı maddelerine göre incelenmesi sonucunu doğurabilmektedir.</p>
<p><strong>1.2 Temsil &#8211; Sorumluluk Karşılaştırması</strong></p>
<p>Vergi Hukukunda sorumluluk, vergiyi doğuran olay ile ilişkisi olmayan üçüncü kişilerin, yasa ile vergiye ilişkin maddi veya şekli ödevlerin yerine getirilmesi bakımından vergi idaresine muhatap tutulmalarını; bazı koşullarda ise bu kişilerin asıl vergi borçlusu (mükellef) ile birlikte ya da onun yerine geçerek vergiyi kendi mal varlıklarından ödemek durumunda olmalarını ifade eder. Özetle, “vergi sorumlusu”, vergi yasaları ile başkalarının vergi borçları için, vergilendirmenin maddi &#8211; şekli ödevlerini yerine getirmekle yükümlü tutulmuş üçüncü kişileri ifade etmektedir.</p>
<p>Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bir kimsenin başkası adına ve hesabına hukuki işlem yapabilmesini sağlayan yetki şeklinde tanımlanan temsil yetkisi, temsil edilenin iradesine dayanıyorsa iradi temsil, temsil edilenin iradesinden bağımsız yasal bir yükümlülük (yetki) şeklinde ortaya çıkıyorsa kanuni temsil söz konusu olur. Sorumluluk müessesesinin tanımı temsil yetkisinin tanımı ile birlikte değerlendirildiğinde, Vergi Hukukunda sorumluluğun, belirli bazı vergilendirme ödevleri bakımından, zorunlu olarak kanuni temsil yetkisini de içereceği sonucuna varılır.</p>
<p>Temsil yetkisi veren işlemleri mükellefiyet ya da sorumluluğun devrini öngören sözleşmelerle karıştırmamak gerekir. Mükellefiyet ya da Sorumluluğun devri amacına yönelik ya da bu sonucu doğurabilecek sözleşmeler Vergi Hukukunda geçersiz kabul edilmektedir. Temsil yetkisi veren işlemlerle, örneğin bir vekâlet sözleşmesiyle, temsilci, mükellef ya da vergi sorumlusu haline gelmediği, temsilcinin gerçekleştirdiği işlemin hukuki sonuçları doğrudan temsil olunan üzerinde doğduğu için temsil yetkisi veren sözleşmeler Vergi Hukuku açısından geçerlidirler.</p>
<p>İncelemelerde bazen, sorumluluğun temsil yetkisi yerine vekâlet akti ile karşılaştırıldığı görülebilmektedir<a href="#_ftn4">[4]</a>. Oysa, Vergi Hukukundaki sorumluluk müessesesinin, Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan temsil yetkisi ile karşılaştırılması daha doğru olsa gerekir. Zira, sorumluluk vergi idaresi ile sorumlu arasındaki ilişkiyi; vekâlet ise vekil ile müvekkil arasındaki ilişkiyi düzenlemektedir. Diğer bir ifade ile, vergi yasalarında yer alan sorumluluk hükümleri dış ilişkiye, Borçlar Kanununda yer alan vekâlet akti hükümleri ise iç ilişkiye yöneliktir. Vergi Hukukundaki sorumluluk müessesesinde kişi kanuni bir temsil yetkisi ile donatılmış, bu yetkinin kullanımıyla ilgili olarak kişinin dış ilişkideki tarafa yani vergi idaresine karşı sorumluluğu düzenlenmiştir. Hata, sorumluluk kurumu ile dış ilişkiye hitap eden temsil ilişkisinin karşılaştırılmasında Borçlar Kanununun temsile ilişkin 32 ve maddeleri yerine vekâlet aktini düzenleyen 386 ve devamı maddelerinin karşılaştırmaya esas tutulmasında yapılmaktadır.</p>
<p><strong>1.3 Temsilin Özel Bir Türü Olarak Ticari Mümessillik</strong></p>
<p>Borçlar Kanununun 449. maddesinde, ticari mümessil, bir ticarethane veya fabrika veya ticari şekilde işletilen bir diğer müessese sahibi tarafından işlerini idare ve müessesenin imzasını kullanarak bilvekale imza vazetmek üzere sarih veya zımni şekilde kendisine mezuniyet verilen kimse olarak tanımlanmıştır.<strong> </strong></p>
<p>Ticari mümessillik bir sözleşme türü olmayıp, bir sözleşme<strong> </strong>ya da tek taraflı bir hukuki işlem ile verilebilecek, sınırları kanunla çizilmiş iradi bir temsil yetkisidir<a href="#_ftn5">[5]</a>. Bu yetki, Borçlar Kanununun 32 ve izleyen maddelerinde genel kapsamı düzenlenmiş olan temsil yetkisinin ticari hayatın ihtiyaçları için özel olarak düzenlenmiş türüdür.</p>
<p>Ticari mümessil, tayin edildiği işletmenin konusunun gerektirdiği bütün işleri yapmaya yetkilidir. Bu yetki sadece özel hukuka ilişkin işlemleri değil; aynı zamanda işletmeyle ilgili kamu hukuku alanına dahil işlemleri de yapma yetkisini kapsamaktadır<a href="#_ftn6">[6]</a>. Bu bağlamda, vergilendirme işlemlerinin işletme sahibi adına yürütülmesi de ticari mümessilin yetkisinin kapsamına girmektedir.</p>
<p><strong>2. Vergi Hukukunda Temsile Yer Olup Olmadığı Sorunu</strong></p>
<p>Kanımca, vergi sistemimiz mükellefin ve sorumlunun kanundan doğan görevlerini bizzat yerine getirecekleri düşüncesi üzerine kurulmuştur; bu sebeple vergi mevzuatımızda iradi temsil ayrıntılı olarak düzenlenmiş değildir.</p>
<p>Doktrin<a href="#_ftn7">[7]</a> ve uygulamada, vergi sistemimizde vergilendirme işlemlerinin temsilciler eliyle yürütülmesini yasaklayan hükümler bulunmamasından hareketle ve Vergi Usul Kanununun 94. ve Ek 4. maddelerinde vergilendirme işlemlerinin yapılmasında iradi temsili kabul eden hükümler bulunmasından destek alınarak Vergi Hukukumuzda temsilin mümkün olduğu kabul olunmaktadır.</p>
<p>Vergi Hukukunda iradi temsilin mümkün olduğu düşüncesine dayanak oluşturabilecek genel bir hükmü (kapsamı sınırlı olmakla beraber) Vergi Usul Kanununun “Kanuni temsilcilerin ödevi” kenar başlıklı 10. maddesinde bulmak mümkündür.</p>
<p>Adı geçen madde esas olarak kanuni temsilerin ödevlerini ve bu ödevlerin yerine getirilmemesi halinde sorumluluklarını düzenlemektedir. Aynı maddede, sınırlı olarak, iradi temsilcilerle ilgili ödev ve sorumluluklar da öngörülmüştür.</p>
<p>Vergi Usul Kanununun 10. maddesinin 1. fıkrasına göre, “&#8230; vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin mükellef veya vergi sorumlusu olmaları halinde bunlara düşen ödevler kanuni temsilcileri, tüzel kişiliği bulunmayan teşekkülleri idare edenler ve varsa bunların <u>temsilcileri</u> tarafından yerine getirilir”. Kanımca, bu hüküm karşısında, Vergi Hukukumuzda tüzel kişiliği bulunmayan teşekküllerin vergilendirmeye ilişkin tüm işlemlerinin, bu teşekküllerin iradi temsilcileri eliyle gerçekleştirilebileceğinin kabul olunması gerekir.</p>
<p>Aynı maddenin (3505 sayılı Kanunla değişik) 2. fıkrasına göre, “Yukarıda (1. fıkrada) yazılı olanların bu ödevlerini yerine getirmemeleri yüzünden mükelleflerin, vergi sorumlularının varlığından tamamen veya kısmen alınamayan vergi ve buna bağlı alacaklar, kanuni ödevlerini yerine getirmeyenlerin varlığından alınır. Bu hüküm Türkiye’de bulunmayan mükelleflerin Türkiye’deki <u>temsilcileri</u> hakkında da uygulanır.” Bu sorumluluk hükmü esas olarak kanuni temsilciler açısından söz konusu olmakla birlikte yurt dışında bulunan mükelleflerin Türkiye’deki iradi temsilcileri için de geçerlidir. Aynı hükmün aksi ile yorumundan, yurt dışındaki mükelleflerin Türkiye’deki iradi temsilcilerinin vergilendirmeyle ilgili tüm işlemleri gerçekleştirebileceklerinin kabul edildiğini söylemek mümkün olsa gerekir.</p>
<p>Vergi Usul Kanununun 10. maddesinin yanı sıra aynı kanunun 94. ve Ek 4. maddelerinde tebliğ ve uzlaşma ile ilgili olarak iradi temsile yer veren açık hükümler yer almaktadır. Bu hükümler, toplumun ekonomik ve sosyal gereksinmelerinin bir sonucu olan iradi temsilin pozitif hukuktaki dayanaklarını oluşturmaktadırlar.</p>
<p><strong>3. Vergi Hukukunda Temsilcinin Yetkileri</strong></p>
<p><strong>3.1 Temsilcinin Tebligat Kabul Etme Yetkisi</strong></p>
<p>Vergilendirmede tebliğ, başta tarh işlemi olmak üzere vergi idaresi tarafından gerçekleştirilen kimi işlemlerin mükellefe bildirilmesini ifade eder. Türk hukukunda tebligat konusunu düzenleyen genel yasa Tebligat Kanunu olmakla birlikte, Vergi Usul Kanunu, vergilendirme sürecine ilişkin olarak tebligat işlemleri ile ilgili özel düzenlemeler getirmiştir.</p>
<p>Vergi Usul Kanununun 94. maddesine göre tebligat mükellefe, kanuni temsilciye, <u>iradi temsilciye</u>, cezaya muhatap olanlara, tüzel kişilerin yasal temsilcilerine, tüzel kişiliği olmayan kuruluşların idareci veya <u>iradi temsilcilerine</u>, kamu idare ve kuruluşlarında en yüksek amire, bunların yardımcılarına ya da yetkili kılınan memura yapılabilmektedir.</p>
<p>Danıştay, temsilciye tebligat yapılabilmesi için ya temsil belgesinde vergiye ilişkin konularda tebligat kabul etmeye yetkili olduğunun açıkça belirtilmesini ya da genel olarak temsilcinin mali konularda her türlü işlemleri takibe yetkili bulunduğunun temsil belgesinde belirtilmesini aramaktadır<a href="#_ftn8">[8]</a>.</p>
<p>Vergi idaresinin tebliğde bulunacağı temsilcinin avukat sıfatını haiz olması gerekmez. İdare, yukarıdaki koşullara uygun yetki sahibi olan her temsilciye tebliğde bulunabilir.</p>
<p>Tebliğ ile ilgili bir sorun 94. maddesinin 1. fıkrasındaki &#8220;umumi vekil&#8221; ifadesinden doğabilir. Lâfzi yorum yapmak suretiyle, temsil yetkisinin vekâlet akti ile değil de örneğin bir iş akti ile verilmiş olması gibi bir durumda temsilciye tebliğde bulunulamayacağını söylemek mümkün müdür? Kanımca, Vergi Usul Kanununun 94. maddesindeki &#8220;umumi vekil&#8221; ifadesini, aynı maddenin 2. fıkrasındaki &#8220;temsilci&#8221; ifadesiyle paralel bir şekilde yorumlamak, yasa koyucunun amacına daha uygun düşmektedir<a href="#_ftn9">[9]</a>.</p>
<p><strong>3.2 Temsilcinin Uzlaşma Yoluna Gitme Yetkisi</strong></p>
<p>Uzlaşma, Vergi Usul Kanununun Ek 1-12. maddeleri arasında düzenlenmiş olan, resen, ikmâlen veya idarece tarh edilen vergiler ile bunların cezalarına ilişkin vergi uyuşmazlıklarının vergi idaresi ve mükellefler arasında pazarlık yoluyla giderilmesi için öngörülmüş bir idari çözüm yoludur. Uzlaşma yoluyla vergi uyuşmazlığının giderilmesi halinde yargı yolu kapanır.</p>
<p>Vergi Usul Kanununun Ek 4. maddesi mükellef ya da cezaya muhatap olan kişilerin bizzat ya da resmî temsil belgesine sahip temsilcileri aracılığı ile uzlaşma başvurusunda bulunabileceklerini belirtmektedir. Maddenin ifadesi &#8220;&#8230; resmî vekâletini haiz vekili&#8230;&#8221; şeklindedir. Bu ifadeyi geniş yorumlayıp, “her tür resmî işlem ile verilebilen bir temsil belgesine sahip temsilci” şeklinde anlamak yasanın amacına daha uygun düşmektedir.</p>
<p>Yasa hükmünde resmî temsil belgesinin içeriği hakkında bir düzenleme yer almamaktadır. Maliye Bakanlığı, temsilcinin vekâletnamesinde uzlaşmaya yetkili olduğuna dair bir şerhin yer alması gerektiği görüşündedir<a href="#_ftn10">[10]</a>. Uzlaşma halinde yargı yolunun kapanacağı gibi çok önemli bir sonucun doğacağı düşünüldüğünde Bakanlığın bu yaklaşımını makul bulmak gerekir<a href="#_ftn11">[11]</a>.</p>
<p><strong>3.3 Temsilcinin Hata Düzeltme</strong> <strong>Yoluna Gitme Yetkisi</strong></p>
<p>Vergi Usul Kanununun 116. maddesinde vergi hatası, vergiye ilişkin hesaplarda veya vergilendirmede yapılan hatalar yüzünden haksız yere fazla veya eksik vergi istenmesi veya alınması hali olarak tanımlanmaktadır. Düzeltme, vergi hatalarının idari yoldan giderilmesi amacıyla Vergi Usul Kanununun 116 &#8211; 126. maddeleri arasında düzenlenmiş bir çözüm yoludur. Düzeltme yoluna gidilmesi yargı yolunu kapatmamakta, bu şekilde vergilendirme hatalarının giderilmesini sağlayamayan mükellef vergi mahkemesine başvurabilmektedir.</p>
<p>Vergi Usul Kanununda temsilcinin düzeltme başvurusu yapıp yapamayacağı konusunda bir düzenleme yer almamaktadır. Yargı yolunu kapatan uzlaşma yoluna mükellef adına gidebilen temsilcinin, yargı yolunu kapatmayan düzeltme yoluna gidebileceği doktrin<a href="#_ftn12">[12]</a> ve yargıda<a href="#_ftn13">[13]</a> öncelikle kabul edilmektedir.</p>
<p>Hata düzeltme yoluna başvuracak olan temsilcinin avukatlık sıfatını haiz olması gerekmez, çünkü düzeltme talebi ile başvurulan merci bir yargı organı değil, vergi idaresidir.</p>
<p><strong>3.4 Temsilcinin Mahsup ve Takas Yollarına Başvurabilme Yetkisi</strong></p>
<p>Mahsup, tarh aşamasında; takas<strong> </strong>ise tahsil aşamasında vergi borcunu sona erdiren yollardır. Temsilcinin<strong> </strong>mahsup ve takas yollarına başvurup başvuramayacağı vergi yasalarımızda düzenlenmemiştir. Uygulamada bu konuda da temsilin mümkün olduğu kabul edilmektedir<a href="#_ftn14">[14]</a>.</p>
<p><strong>3.5 Temsilcinin</strong> <strong>Vergi Davalarını Takip Etme Yetkisi</strong></p>
<p>Mükellefler<strong>, </strong>sorumlular ve kendilerine vergi cezası kesilenler yargıya başvuru haklarını temsilcileri aracılığıyla kullanabilirler. 1136 sayılı Avukatlık Kanununun 35. maddesi, yargı yetkisini haiz kuruluşlarda gerçek ve tüzel kişileri temsil etme tekelini yalnızca baroya kayıtlı avukatlara vermiştir. Bu sebeple, mükelleflerin vergi yargısında kendilerini ancak avukatlar aracılığı ile temsil ettirebileceklerini söylemek gerekir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 15/d maddesine göre avukat olmayan bir vekil (temsilci) tarafından dava açılması halinde dava, bizzat ya da bir avukat tarafından 30 günlük süre içinde açılması kaydıyla ehliyet yönünden reddedilir. Diğer bir ifade ile, avukat olmayan temsilciye yapılan tebligat üzerine dava açılması gerektiği durumlarda, dava ya mükellef ya da atayacağı avukat sıfatını haiz bir temsilcisi tarafından açılabilecektir.</p>
<p>Mükellefin tatilde bulunması gibi bizzat dava açamayacağı durumlarda temsilcinin avukata yetki vererek dava açılmasını sağlaması gerekir. Temsilcinin bu hususta yetkisi bulunmasa bile, sadece kendisine tebliğ edilen vergi veya cezaya ilişkin olarak bir avukata yetki vermesi, mükellefin sonradan sarih ya da zımni şekilde vereceği bir icazetle geçerli hale gelebilecektir<a href="#_ftn15">[15]</a>.</p>
<p><strong>3.6 Temsilcinin Beyanname Verme Yetkisi</strong></p>
<p>Matrahın en iyi mükellef tarafından bilinebileceği düşüncesinden hareket eden kanun koyucu vergi sistemimizi beyan esası temeli üzerinde inşa etmiştir. Bu açıdan beyan aşamasını vergilendirmenin en önemli aşaması olarak değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Vergi Usul Kanunu ve diğer vergi kanunlarında mükelleflerin temsilcileri aracılığı ile beyanda bulunabileceklerine dair açık bir hüküm yer almamaktadır. Gelir Vergisi Kanununun beyan esasına ilişkin 83. maddesinin ifadesi “Hilafına hüküm bulunmadıkça gelir vergisi mükellefin veya vergi sorumlusunun beyanı üzerine tarh olunur.” şeklindedir.</p>
<p>İdare, yargı ve öğretinin konuya yaklaşımı farklılıklar göstermektedir:</p>
<p>Vergi idaresinin genel yaklaşımı vergi beyanının bizzat mükellef tarafından yapılacağı, beyannamenin temsilci tarafından imzalanması halinde bizzat mükellef tarafından imzalanmasının sağlanması gerektiği, aksi halde beyanname hiç verilmemiş gibi işlem yapılacağı yönündedir<a href="#_ftn16">[16]</a>. İdarenin, bazı hallerde temsilci aracılığıyla vergi beyannamesi verebileceğini kabul ettiği de görülmektedir. Mükellefin işi gereği seyahatte bulunması gibi zorunlu hallerde, özel vekaletnameye dayalı olarak vekil (temsilci) atanan kişilerce verilen beyannamelerin geçerli sayılacağı kabul edilmektedir<a href="#_ftn17">[17]</a>.</p>
<p>Danıştay, temsilci aracılığıyla beyanname verilmesini hukuka uygun bulmakta, temsilcilerin beyanname vermesi durumunda, vergi idaresinin hiç beyanname verilmemiş gibi resen tarhiyat yapmasını kabul etmemektedir<a href="#_ftn18">[18]</a>.</p>
<p>Öğretide temsilcilerin beyanname verip veremeyeceği konusunda olumlu bir eğilim olduğu gözlenmektedir<a href="#_ftn19">[19]</a>.</p>
<p>Kanımca, temsilci tarafından düzenlenerek verilen beyannamelerin hukuken geçerli olduğunu kabul etmek gerekir. Öncelikle, yukarıda 2 numaralı başlık altında, Vergi Hukukunda temsile yer olup olmadığı sorunu tartışılırken belirtildiği üzere Vergi Usul Kanununun 10. maddesi karşısında tüzel kişiliği olmayan teşekküllerin temsilcileri ile yurt dışında bulunan mükelleflerin temsilcilerinin vergilendirmeye ilişkin tüm işlemleri gerçekleştirebileceklerini kabul etmek gerekir. Bu bağlamda sözü edilen mükelleflerin temsilcilerinin verecekleri beyannamelerin geçerli olacağı da açıktır.</p>
<p>Ayrıca, tebligat kabul etme, uzlaşma yoluna gitme konularında tüm mükellefler açısından iradi temsile imkân tanıyan kanun koyucunun, yukarıda açıklanan bir kısım mükellef bakımından temsilci aracılığı ile beyanname verilmesini kabul ederken, geri kalan mükellefler bakından temsilci aracılığı ile beyanname verilebileceğini kabul etmediğini düşünmek mümkün olmasa gerekir.</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Temsil, Borçlar Kanununda düzenlenmiş olan bir müessesedir. Diğer yasalar ilgili oldukları konular çerçevesinde Borçlar Kanununun temsile ilişkin hükümlerine ek ya da bu hükümlerden farklı düzenlemeler getirmektedirler.</p>
<p>Vergi yasaları da temsil ile ilgili düzenlemeler içermektedir. Vergi Usul Kanununun, kanuni temsile ilişkin genel ve kapsamlı hükümler öngörürken; iradi temsile ilişkin bir kaç ayrık hüküm getirmekle yetindiği görülmektedir. Bu durum özellikle vergi idaresinin, kanun koyucunun iradesini, Vergi Hukukunda iradi temsile yer verilmediği şeklinde yorumlamasına yol açmıştır.</p>
<p>Çalışmada değinildiği üzere, Vergi Usul Kanunu bir kısım mükellefin tüm işlemleri bakımından açıkça iradi temsile imkân veren, diğer mükellefler bakımından ise eksik ve yorumu gerektiren hükümler içermektedir.</p>
<p>Kanımca, yasa bu şekliyle eksik ve farklı yorumlara imkân verebilecek bir içerikte olmakla beraber, yeni ve kapsamlı bir düzenleme getirilinceye kadar Vergi Usul Kanununun genel sistematiği ve hukukun bütünlüğü çerçevesinde, Vergi Hukukunda iradi temsilin tüm işlemler bakımından mümkün olduğunu kabul etmek gerekir. Böyle bir sonuç, çoğu kez uzmanlaşmayı gerektiren karmaşık vergi mevzuatı karşısında mükelleflerin menfaatlerinin korunması açısından da gereklidir.</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong>Erginay, Akif</strong>, <u>Vergi Hukuku</u>, 14. bası, Ankara 1990</p>
<p><strong>Kırbaş, Sadık</strong>, &#8220;Vergi Hukukunda Vekilin Konumu ve Yetkileri&#8221;, <u>Vergi Dünyası</u>, S. 119, Temmuz 1991,</p>
<p><strong>Kırbaş, Sadık</strong>, <u>Türk Vergi Hukuku,</u> Ankara 1990</p>
<p><strong>Kırca, İsmail</strong>, <u>Ticari Mümessillik</u>,Ankara 1996</p>
<p><strong>Kızılot, Şükrü</strong>, <u>Vergi Usul Kanunu ve Uygulamaları</u>, C.5</p>
<p><strong>Kızılot, Şükrü</strong>, <u>Vergi Uygulamalarıyla İlgili Muktezalar ve Danıştay Kararları</u>, 1979-1987, Ankara 1987</p>
<p><strong>Kumrulu, Ahmet Gürcan</strong>, <u>Vergi İşlemlerinde Hata ve Düzeltme</u>, (yayınlanmamış doktora tezi), Ankara 1979</p>
<p><strong>Maliye Bakanlığı</strong> Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği, Seri No: 147 (RG: t. 30.10.1982, S. 17853).</p>
<p><strong>Maliye ve Gümrük Bakanlığının</strong> 25.11.1988 tarih ve 74462 sayılı İç Genelgesi</p>
<p><strong>Özbalcı, Yılmaz</strong>, <u>Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları</u>, Ankara 1985</p>
<p><strong>Saban, Nihal</strong>, <u>Vergi Hukukunda Sorumluluk</u>, (yayınlanmamış doktora tezi)</p>
<p><strong>Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop</strong>, <u>Tekinay Borçlar Hukuku</u>, 7. bası, İstanbul 1993</p>
<hr align="left" size="1" width="33%" /><a href="#_ftnref1">[1]</a> Tekinay/Akman/Burcuoğlu/Altop, <u>Tekinay Borçlar Hukuku</u>, 7. bası, İstanbul 1993, s. 167.<a href="#_ftnref2">[2]</a> Bu çalışmada &#8220;temsil&#8221; terimi ile doğrudan iradi temsil kastedilmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref3">[3]</a> Vergi yasalarında da “temsil” yerine ”vekâlet”, ”temsilci” yerine “vekil” terimlerinin kullanıldığı görülmektedir. Böyle bir kullanıma örnek olarak Vergi Usul Kanununun 94. maddesindeki “…umumi vekillerine…” ifadesi ile aynı kanunun Ek 4. maddesindeki “… resmî vekâletini haiz vekili…” ifadesi gösterilebilir.</p>
<p><a href="#_ftnref4">[4]</a> Nihal Saban, <u>Vergi Hukukunda Sorumluluk</u>, (yayınlanmamış doktora tezi), s. 17 vd.; Akif Erginay, <u>Vergi Hukuku</u>, 14. bası, Ankara 1990, s. 63.</p>
<p><a href="#_ftnref5">[5]</a> İsmail Kırca, <u>Ticari Mümessillik</u>,Ankara 1996, s. 33-35.</p>
<p><a href="#_ftnref6">[6]</a> İsmail Kırca, age, s. 116.</p>
<p><a href="#_ftnref7">[7]</a> Sadık Kırbaş, &#8220;Vergi Hukukunda Vekilin Konumu ve Yetkileri&#8221;, <u>Vergi Dünyası</u>, S. 119, Temmuz 1991, s. 55-56 vd., Şükrü Kızılot, <u>Vergi Usul Kanunu ve Uygulamaları</u>, C.5, Ankara 1991, s. 224 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref8">[8]</a> Yılmaz Özbalcı, <u>Vergi Usul Kanunu Yorum ve Açıklamaları</u>, Ankara 1985, s. 141 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref9">[9]</a> Vergi Usul Kanunu md. 94: &#8221; Tebliğ mükelleflere, bunların kanuni temsilcilerine, umumi vekillerine veya vergi cezası kesilenlere yapılır.</p>
<p>Tüzel kişilere yapılacak tebliğ, bunların başkan, müdür veya kanuni temsilcilerine, vakıflar ve cemaatler gibi tüzel kişiliği olmayan teşekküllerde bunları idare edenlere veya temsilcilerine yapılır.(&#8230;)&#8221;.</p>
<p><a href="#_ftnref10">[10]</a> Maliye Bakanlığı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği, Seri No: 147 (RG: t. 30.10.1982, S. 17853).</p>
<p><a href="#_ftnref11">[11]</a> Sadık Kırbaş, agm, s. 58.</p>
<p><a href="#_ftnref12">[12]</a> Ahmet Gürcan Kumrulu, <u>Vergi İşlemlerinde Hata ve Düzeltme</u>, (yayınlanmamış doktora tezi), Ankara 1979, s.185.; Sadık Kırbaş, agm, s. 58.</p>
<p><a href="#_ftnref13">[13]</a> Dn. 4. D., t. 26.1.1986 , E. 1985/3253 K. 1986/343 (Şükrü Kızılot, age, s.228, dn. 14).</p>
<p><a href="#_ftnref14">[14]</a> Maliye Bakanlığının 25.11.1988 tarih ve 74462 sayılı İç Genelgesi</p>
<p><a href="#_ftnref15">[15]</a> Yılmaz Özbalcı, age, s. 141 vd.</p>
<p><a href="#_ftnref16">[16]</a> Bu konudaki bazı tebliğ, genelge ve muktezaların künyeleri için bkz: Sadık Kırbaş, agm, s. 60, dn. 8.</p>
<p><a href="#_ftnref17">[17]</a> Maliye Bakanlığının 16.4.1986 tarih ve 2601029-125 sayılı muktezası (Şükrü Kızı<ins cite="mailto:Yüksel%20ERSOY" datetime="1998-08-06T15:26">l</ins>ot, <u>Vergi Uygulamalarıyla İlgili Muktezalar ve Danıştay Kararları</u>, 1979-1987, Ankara 1987, s.1076).</p>
<p><a href="#_ftnref18">[18]</a> Bu konudaki bazı Danıştay kararlarının künyeleri için bkz: Sadık Kırbaş, agm, s. 60, dn. 10.</p>
<p><a href="#_ftnref19">[19]</a> Akif Erginay, age, s. 60; Sadık Kırbaş, <u>Türk Vergi Hukuku,</u> Ankara 1990, s. 69.</p>
<p><strong>Not: Bu makale 1998 senesinde yüksek lisans ödevi olarak hazırlanmıştır.</strong><br />
<!--adsense--></p>
<p style='text-align:left'>&copy; 2007 &#8211; 2011, <a href='http://www.akcaoglu.com'>Ertuğrul Akçaoğlu</a>. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanmayınız. www.akcaoglu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergi-hukukunda-iradi-temsil/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vergilendirme Yetkisinin Temel Hak ve Özgürlüklerle İlişkisi</title>
		<link>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergilendirme-yetkisinin-temel-hak-ve-ozgurluklerle-iliskisi/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergilendirme-yetkisinin-temel-hak-ve-ozgurluklerle-iliskisi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Feb 2007 22:38:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ertuğrul Akçaoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[AÜHF]]></category>
		<category><![CDATA[Makaleler]]></category>
		<category><![CDATA[Vergi]]></category>
		<category><![CDATA[Yayınlar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/96/</guid>
		<description><![CDATA[* Bu makale 1998 yılında yüksek lisans ödevi olarak hazırlanmıştır. 1. Giriş Bu çalışma vergilendirme yetkisinin temel hak ve özgürlüklerle ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda vergilendirme yetkisinin hukuki niteliği ve tarihsel gelişimi verilmiş, ardından Anayasadaki sosyal &#8230; <a href="http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergilendirme-yetkisinin-temel-hak-ve-ozgurluklerle-iliskisi/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>* <strong>Bu makale 1998 yılında yüksek lisans ödevi olarak hazırlanmıştır.</strong></p>
<p><strong>1. </strong><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bu çalışma vergilendirme yetkisinin temel hak ve özgürlüklerle ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda vergilendirme yetkisinin hukuki niteliği ve tarihsel gelişimi verilmiş, ardından Anayasadaki sosyal devlet ve hukuk devleti ilkeleriyle ilişkisi incelenmiştir. İkinci kısımda ise Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerden vergilendirme yetkisine karşı duyarlı olanlar değerlendirilmiştir.</p>
<p><span id="more-96"></span></p>
<p><strong>2. </strong><strong>Vergilendirme Yetkisi</strong></p>
<p><strong>2.1 </strong><strong>Hukuki Nitelik</strong></p>
<p>Temel hak ve özgürlüklerle ilişkisi yönünden inceleyeceğimiz vergilendirme yetkisinin hukuki niteliği farklı dönemlerde değişik şekillerde anlaşılmıştır. Jandarma devlet anlayışı vergilendirme yetkisini, egemenlik gibi, mutlak ve sınırsız bir hak olarak ele alırken, liberal devlet vergilendirme yetkisini “karşılıklılık” ile açıklamaya çalışmıştır. 19. yüzyılın kollektivist devleti ise vergilendirme yetkisini “fedakarlık” ve “vatandaşlık ödevi” ile izah etmiştir. Çağdaş anlayışta ise vergilendirme yetkisi “devlet egemenliğine” dayandırılmaktadır. Bu yetki devletin mali alanda egemenliği içinde yer alan en önemli yetkilerinden biridir. Devlet kamu hizmetlerini gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu mali kaynakları vergilendirme yetkisini kullanarak karşılar.</p>
<p><strong>2.2 Tarihsel Gelişim<a href="#_edn1"><strong>[1]</strong></a></strong></p>
<p>Vergilendirme yetkisinin bir kamu hukuku yetkisi olarak ortaya çıkışı ve siyasal iktidarın vergilendirme yetkisinin sınırlandırılması İngiltere&#8217;de 17. yüzyılda; kıta Avrupa’sında ise 18. ve 19. yüzyıllarda gerçekleşmiştir.</p>
<p>Ortaçağda derebeylerinin gelir kaynaklarının temelini mülk gelirleri oluşturduğu için bu dönem için genel bir vergilendirme yetkisinden söz edilmesi güçtür. 15. yüzyılın sonlarından itibaren krallıkların güçlenmeleriyle birlikte ulusal birliklerin sağlanması yolunda yapılan uzun süreli savaşlar düzenli orduların kurulmasını gerektirmiştir. Bu orduların ihtiyaçlarının karşılanabilmesi ise sürekli ve düzenli vergilerin konulması ile mümkün olmuştur.</p>
<p>Batı devlerinde vergilendirme yetkisinin sınırlandırılması demokrasinin gelişimiyle paralellik arz eder. İlk demokrasi mücadelesi keyfi vergilendirmeye karşı verilmiştir<a href="#_edn2">[2]</a>. Vergilendirme yetkisine ilişkin olarak İngiltere&#8217;de bu yetkinin sınırlandırılması amaçlandığı halde, Amerika&#8217;da, İngiltere&#8217;ye karşı yürütülen bağımsızlık mücadelesinin başlangıcını söz konusu yetkinin yerli otorite tarafından kazanılması hedefi oluşturmuştur<a href="#_edn3">[3]</a>. Fransa&#8217;da, 1789 Fransız Devrimi öncesinde krallar vergilendirme yetkilerini sınırsız olarak kullanıyorlardı. Soylular ve din adamları dışında kalan halk ağır bir vergi yükü altındaydı. Fransız Devrimi sonrasında ilan edilen İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi&#8217;nde vergilendirmeyle ilgili iki maddeye yer verildi: 13. madde “vergide genellik ve eşitlik”, 14. madde ise “vergilerin belirliliği ve kanuniliği” ilkelerini içeriyordu. Bu ilkeler izleyen tüm Fransız anayasalarında da yer almıştır.</p>
<p><strong>2.2.2 </strong><strong>Vergilendirme Yetkisinin Türkiye&#8217;deki Gelişimi</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti&#8217;nin teokratik ve monarşik bir yapısı vardı ve devlete hakim olan İslam hukuku vergilendirme konusunda da kurallar içeriyordu. Bu kurallara göre halktan şer&#8217;i vergiler<a href="#_edn4">[4]</a> alınıyordu. Şer&#8217;i vergiler yükümlünün ödeme gücünü dikkate alan vergilerdi. Ayrıca, padişahın mutlak egemenliğine dayanarak koyduğu örfi vergiler de vardı. Örfi vergiler bölgesel farklılıklar gözetilerek konuluyordu.</p>
<p>Osmanlı Devleti&#8217;nin merkezi otoritesinde zaman içinde meydana gelen zayıflama vergilendirme yetkisinde de etkisini göstermiştir<a href="#_edn5">[5]</a>. 16. yüzyıldan itibaren Avrupa devletlerine tanınan Kapitülâsyonlar devletin vergi gelirlerinin azalmasına yol açmış, meydana gelen açıkların kapatılması için 19. yüzyıldan itibaren &#8211; iç ve dış &#8211; borçlanma yoluna gidilmiştir. Alınan borçlara karşılık çoğu kez devletin vergi gelirleri gösterilmiştir. Osmanlı hazinesinin borçlarını ödeyemez duruma düşmesi sonucu 1882 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi&#8217;nin kurulması ile Osmanlı Devleti mali egemenliğini tümüyle yitirmiştir.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı&#8217;nın kazanılmasıyla beraber Türkiye, 1923&#8242;de Lozan Barış Anlaşması ile Kapitülâsyonları ve Düyun-u Umumiye İdaresi&#8217;ni kaldırmış; kurduğu yeni anayasal düzeniyle vergilendirme yetkisini yeniden şekillendirmiştir.</p>
<p><strong>2.3 Vergilendirme Yetkisinin Anayasal İlkeler ile İlişkisi<a href="#_edn6"><strong>[6]</strong></a></strong></p>
<p><strong>2.3.1 Hukuk Devleti Kavramı ve Vergilendirme Yetkisi</strong></p>
<p>1982 Anayasasının 2. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti “sosyal bir hukuk devletidir”. Hukuk devleti, hukukun egemen olduğu ve vatandaşların hukuki güvenliğe sahip bulunduğu devlet olarak tanımlanmaktadır<a href="#_edn7">[7]</a>. Hukuk devleti, vergilendirme yetkisinin yasama ya da yürütme organları tarafından keyfi olarak kullanılmasını önlemeye çalışır. Bu ilke vergilendirme alanında pek çok alt ilkecik şeklinde karşımıza çıkar. Örneğin, Anayasanın 73/3. maddesi “vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir, kaldırılır” hükmüyle “vergide yasallık” ilkesini getirmiştir.</p>
<p>Hukuk devleti kavramının “kanun önünde eşitlik ilkesi” (Anayasanın 10. maddesi), vergilendirme alanında “genellik ve eşitlik ilkeleri” olarak karşımıza çıkar. <em>Genellik ilkesi</em> toplumun bütün bireylerinin mali güçleri oranında vergi yükümlüsü olmasını gerektirir. <em>Eşitlik ilkesi</em> ise mali koşulları benzer olanların eşit işleme tabi tutulmasını (yatay adalet), farklı mali koşullarda bulunan kişilere ise farklılıkları oranında değişik işlem yapılmasını gerektirir (dikey adalet)<a href="#_edn8">[8]</a>.</p>
<p><strong>2.3.2 </strong><strong>Sosyal Devlet Kavramı ve Vergilendirme Yetkisi</strong></p>
<p>Yukarıda da vurgulandığı gibi Türkiye Cumhuriyeti “sosyal bir hukuk devletidir”. Sosyal devlette sosyal adaletin, sosyal refahın ve sosyal güvenliğin sağlanması amaçlanır. Sosyal devlette gelir ve servet dağılımındaki adaletsizlikleri gidermek amacıyla vergilendirme yetkisini kullanarak ekonomiye müdahale eder. Örneğin gelir vergisi tarifesinde artan oranlılık kullanılarak yüksek gelire sahip yükümlülerden daha yüksek vergi alınması sağlanır.</p>
<p>Sosyal devlet ilkesi, hukuk devleti ilkesine göre daha belirsiz ölçütlere dayanması ve siyasi tercihlere daha fazla yer vermesi sebebiyle vergilendirme yetkisinin temel hak ve özgürlükler lehine sınırlandırılmasında daha az rol oynamaktadır.</p>
<p>Vergilendirme yetkisi devletin mali kaynak ihtiyacının giderilmesinin ötesinde ekonomik ve sosyal amaçlarla da kullanılmaktadır. Bu çeşit vergilere “yönlendirici vergiler” denilmektedir. Bu vergi yasalarıyla bir kısım vergiyi doğuran olay özendirilmeye ya da caydırılmaya çalışılmaktadır. Bu yapılırken temel hak ve özgürlükler zedelenebilmektedir<a href="#_edn9">[9]</a>.</p>
<p>Anayasada yer alan temel hak ve özgürlüklerden vergilendirmeye karşı duyarlı olanlar aşağıda incelenecektir. Bu temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabilmesinde kendi özel düzenlemelerin yanı sıra Anayasanın 13. maddesindeki genel sınırlama nedenleri de göz önünde tutulur.</p>
<p><strong>3. </strong><strong>Vergilendirme Yetkisine Karşı Duyarlı Olan Temel Hak ve Özgürlükler</strong></p>
<p>1982 Anayasasının Temel Hak ve Özgürlükler başlıklı ikinci kısmında yer alan hak ve özgürlüklerden vergilendirmeye karşı duyarlı olanları aşağıda incelenmişlerdir.</p>
<p><strong>Madde 18: Zorla Çalıştırma Yasağı</strong></p>
<p>Anayasanın 18. maddesi kişilerin zorla çalıştırılmalarını yasaklamaktadır. Aynı madde ile zorla çalıştırma yasağına yasalarla belirli alanlarda istisnalar getirilebileceği düzenlenmiştir<a href="#_edn10">[10]</a>. Yasa ile düzenlenmiş olsalar dahi, bu istisnalar keyfi uygulamalara müsait, eşitlik ilkesini<a href="#_edn11">[11]</a>, kişi özgürlüğünü<a href="#_edn12">[12]</a> ve kişi dokunulmazlığını<a href="#_edn13">[13]</a> zedeleyici olamazlar.</p>
<p>Anayasa mahkemesi eski bir kararında Köy Kanunu ile öngörülmüş bazı zorla çalıştırma durumlarını eşitlik ilkesi ve zorla çalıştırma yasağı açısından ele almış, bu düzenlemeleri Anayasaya aykırı bulmamıştır<a href="#_edn14">[14]</a>. Çalışma fiili çoğu kez ekonomik nitelik taşıdığı için kişinin çalıştırılması bir mali yükümlülük olarak da değerlendirilmelidir. Zorla çalıştırma, kişinin mali alanına tecavüz etmek olduğu gibi, şahsi özgürlüğüne de müdahale etmek anlamına geleceğinden yukarıda sözü edilen Anayasa Mahkemesi kararına katılma katılmak zordur.</p>
<p><strong>Madde 19: Kişi Özgürlüğü ve Güvenliği</strong></p>
<p>Anayasanın 19. maddesi kişi hürriyetinin, idarenin keyfi işlem ve eylemleri ile kısıtlanmasını önlemeyi amaçlamaktadır.</p>
<p>Vergi yasalarında da hürriyeti bağlayıcı cezalar öngörülebileceği düşünüldüğünde, vergilendirme işlemlerine bağlı olarak verilecek mahkeme kararlarıyla da kişi hürriyeti ve güvenliğine tecavüz edilmesi mümkün görülebilecektir<a href="#_edn15">[15]</a>. Hürriyeti bağlayıcı cezaların uygulanmasına yol açan bireysel vergilendirme işlemlerine temel olan yasal düzenlemelerde, “vergilendirmede belirlilik ilkesine” uyulması halinde Anayasaya uygun bir sınılama getirilmiş olur. Böylelikle vergilendirme alanında keyfi uygulamalarla kişi güvenliğine el uzatılmasının önüne geçilebilir.</p>
<p><strong>Madde 20: Özel Hayatın Gizliliği</strong></p>
<p>Anayasanın20.<a href="#_edn16">[16]</a> maddesi, özel hayatın ve aile hayatının gizliliğini korumaktadır. Kişinin içinde bulunduğu ekonomik koşulların ve sahip olduğu ekonomik sırların özel hayatın oldukça önemli bir unsurunu oluşturması sebebiyle, kişinin mali durumunun da özel hayatın gizliliği kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Dolayısıyla kişinin mali durumunun gizliliği, özel hayatın gizliliği kapsamında korunmalıdır<a href="#_edn17">[17]</a>.</p>
<p>Vergi yasaları vergilendirme işlemlerinin gereği olarak, kişilerin özel hayatlarına bir ölçüde girerler. Bu müdahale Anayasanın getirdiği sınırlar içerisinde kaldığı sürece kabul edilebilir. Vergi Usul Kanununun 5. ve 362. maddeleri ve 6183 sayılı Amme Alacaklarını Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 107. maddesi ile kişilerin mali durumlarının gizliliğinin korunması için getirilen hükümler, Anayasada öngörülenden daha geniş bir güvence sağlamaktadır. Bu hükümlerle, kural olarak, devlet görevlilerinin vergilendirme yetkisini kullanırken öğrendikleri, yükümlüye ait mali ve diğer özel sırların üçüncü kişilere açıklanması yasaklanmaktadır.</p>
<p>Bu açıdan 6183 sayılı Kanunun 107. maddesine 3944 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile eklenen fıkralarla getirilen, vergi borçlularının kamuoyuna açıklanabileceğini öngören düzenleme dikkat çekicidir<a href="#_edn18">[18]</a>. Anayasa Mahkemesi bu düzenlemenin Anayasaya aykırı olmadığına karar vermiştir<a href="#_edn19">[19]</a>.</p>
<p><strong>Madde 23: Yerleşme ve Seyahat Özgürlüğü</strong></p>
<p>Anayasanın 23. maddesi herkesin yerleşme ve seyahat özgürlüğüne sahip olduğunu düzenlemiş ve yerleşme ve seyahat özgürlüğünün hangi durumlarda sınırlanabileceğini göstermiştir<a href="#_edn20">[20]</a>.</p>
<p>Vergi yasalarıyla ve diğer yasalardaki vergilendirmeye ilişkin hükümlerele yerleşme ve seyahat hürriyeti kapsamında yer alan “yurt dışına çıkma hürriyeti” sıkça sınırlandırılmaktadır. Vergi bir vatandaşlık ödevi kabul edilebileceğinden Anayasanın 23/4. maddesi kapsamında vergi borçlularının yurt dışına çıkmasını önleme amacını güden düzenlemeler getirilmesi mümkündür.</p>
<p>Bu kapsamda, 1950 tarih ve 5680 sayılı Pasaport Kanunu’nun 22. maddesine göre yetkili makamlarca vergi borcu olduğu bildirilen kişilere pasaport verilmez; verilmişse geri alınır. Ayrıca sınır kapısı buluna yerlerin emniyet müdürlüklerine de durum bildirilerek, vergi borçlularının yurt dışına çıkmalarına fiilen engel olunabilmektedir.</p>
<p>Bu açıdan yetkili makamların doğru bilgilendirilmesi, seyahat özgürlüğü açısından büyük önem taşımaktadır. Vergi borcu bulunmayan bir vatandaşın yurt dışına çıkmasına yanlış ve gereksiz engeller çıkartılması, Anayasada güvence altına alınmış olan yerleşme ve seyahat özgürlüğüne tecavüz edilmesini ifade eder ki; yasalarımızda bu husus yeterince korunmamıştır.</p>
<p><strong>Madde 24: Din ve Vicdan Özgürlüğü</strong></p>
<p>Anayasanın 24. maddesi “herkesin din, vicdan ve kanaat hürriyetine sahip olduğunu, kimsenin devletin &#8230;ekonomik&#8230; düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırmayacağını” düzenlemektedir<a href="#_edn21">[21]</a>.</p>
<p>Bu açıdan Gelir Vergisi Kanunu’nun 89. maddesi<a href="#_edn22">[22]</a> incelemeye değer bir hüküm niteliği taşımaktadır<a href="#_edn23">[23]</a>: Maddede vergi mükelleflerinin yıllık beyanname ile bildirecekleri gelirden yapabilecekleri indirimler gösterilmektedir. Söz konusu indirimler arasında, genel bütçeye dahil idarelere, il özel idarelerine, belediyelere veya köylere bağışlanan <em>camilerin</em> inşası veya bunların faaliyetlerini sürdürebilmeleri için yapılan yardımlar da sayılmıştır. Bu hüküm, devletin ekonomik düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılması olarak kabul edilebileceğinden Anayasanın 24. maddesine, ayrıca din ayrımı gözetmesinden dolayı Anayasanın 10. maddesine aykırı gözükmektedir.</p>
<p>Kurumlar Vergisi Kanunu’nda, beyan edilecek gelirden yapılabilecek indirimleri düzenleyen 14. maddede bu şekilde bir düzenleme yer almazken, Kanuna eklenen geçici 25. madde ile Gelir Vergisi Kanunu’ndakine paralel, Anayasaya aykırı bir düzenleme getirilmiştir.</p>
<p><strong>Madde 35: Mülkiyet ve Miras Hakkı</strong></p>
<p>1982 Anayasasının 35. maddesinde düzenlenen mülkiyet hakkı<a href="#_edn24">[24]</a>, 1961 Anayasından farklı olarak sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler bölümünde değil de kişi hakları ve ödevleri bölümünde düzenlenmiştir. Bu, 1982 Anayasasının mülkiyet ve mirası bir hak olarak, klasik hak ve özgürlükler arasınad algıladığını göstermektedir.</p>
<p>Her vergi ya da mali yükümlülük mülkiyete müdahale edilmesini gerektirdiği için, mülkiyet ve miras hakları vergilendirme açısından oldukça hassastırlar. Anayasa Mahkemesi’nin 7/11/1989 tarih ve 6/42 sayılı kararında, kamusal gereksinimlri karsılamak için kişi ve kuruluşların malvarlıklarının bir bölümünün devlete geçirilmesi, bu yolla kamuya aktarılması anlamındaki verginin salınıp toplanması zorunluluğunun açık olduğu, ancak bunun Anayasal sınırlar içinde mümkün olabileceği vurgulanmıştır<a href="#_edn25">[25]</a>.</p>
<p>Veraset ve intikal vergisi, gelir vergisi, taşıt alım vergisi ve emlak vergisi mülkiyet hakkına sınırlama getiren en önemli vergilerdir. Bu ve benzeri vergilerin oranlarının ölçülü tutulması halinde Anayasanın 35. ve 13. maddeleri kapsamında bir sınırlama getirilmiş olacak, bu vergilerin Anayasaya aykırılığı düşünülmeyecektir.</p>
<p><strong>Madde 41: Ailenin Korunması</strong></p>
<p>Anayasanın 41. maddesi devlete aile birliğinin korunması için gereken önlemleri alma görevini yüklemiştir. Bu kapsamda devletin aile bütünlüğünü bozacak, aile huzur ve refahını zedeleyecek fiillerden kaçınması gerektiği de anlaşılmaktadır.</p>
<p>Vergi yasalarında da aileyi koruma yönelmiş tedbirler yer almalıdır. Oysa Gelir Vergisi Kanunu’nun 93. maddesinde Alman Hukukundan<a href="#_edn26">[26]</a> esinlenerek düzenlenen “aile reisi beyanı usulü”, artan oranlı vergi tarifesinin uygulanması sonucu, aile fertlerinin kişisel ve ailenin toplam vergi yükünün artmasına yol açmaktadır. Gelir Vergisi Kanunu’nun 93. maddesi ve buna paralel hükümler içeren diğer maddeleri (21. ve 107. maddeler) Anayasanın ailenin korunmasını öngören 41. maddesine aykırıdırlar<a href="#_edn27">[27]</a>.</p>
<p><strong>Madde 48-49: Çalışma ve Sözleşme Özgürlüğü ve Çalışma Hakkı ve Ödevi</strong></p>
<p>Anayasa 48. maddesindeçalışma ve sözleşme özgürlüğünü<a href="#_edn28">[28]</a>, 49. maddesinde de çalışma hakkı ve ödevini<a href="#_edn29">[29]</a> düzenlemiştir.</p>
<p>Bu alanda vergi yasaları önemli rol oynar. Vergi yasalarıyla ekonomiyi düzenlemeye yönelmiş sınırlayıcı veya kolaylaştırıcı önlemler getirilmektedir(vergi muafiyetleri ve istisnaları, vergi indirimleri gibi). Bu önlemler çalışma özgürlüğünü doğrudan etkiliyebilmektedir. Bu etkilerin anayasal sınırlar içinde kalıp kalmadığının tespitinde Anayasanın 13. maddesinde yer alan ölçütlerden yararlanılır. Örneğin, bir vergi oranının aşırı yüksek tutulması, bir mesleğin ya da çalışmanın sürdürülmesini ekonomik olarak imkansız hale getiriyorsa, öngörülen amaç dışında bir sınırlama vardır ve çalışma özgürlüğüne Anayasaya aykırı olarak müdahale edilmiş demektir.</p>
<p>Nitekim Gelir Vergisi Kanunu&#8217;na 3/12/1988 tarih ve 3505 sayılı Kanun ile eklenen geçici 32. maddede düzenlenen “hayat standardı esası” çalışma özgürlüğüne ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı bulunarak iptal edilmiştir<a href="#_edn30">[30]</a>. Aynı şekilde, Gelir Vergisi Kanunu’nun “gider kabul edilmeyen ödemeler” başlığını taşıyan 41. maddesinin 2. bendi, işletmede fiilen çalışsalar dahi, işletme sahibinin eşine ve çocuklarına çalışmaları karşılığında ödenen ücretlerin gider olarak indirilmesini engellemektedir. Bu hüküm de Anayasanın çalışma ve sözleşme özgürlüğü ile çalışma hakkı ve ödevini düzenleyen 48/1 ve 49/1, 2. maddelerine ve ayrıca ailenin korunmasına ilişkin Anayasanın 41. maddesine aykırı gözükmektedir.</p>
<p><strong>Madde 55: Ücrett Adaletin Sağlanması</strong></p>
<p>Anayasanın 55. madesi ücreti, emeğin karşılığı olarak tanımlamış, devleti, çalışanların emeklerinin karşılığı olarak adaletli bir ücret elde etmelerini sağlamakla görevlendirilmiştir. 55. madde, bireyin ekonomik gelişimini adaletli bir şekilde sağlamayı amaçladığından, ücret ile diğer gelir gruplarının vergilendirilmeleri arasında adaletin sağlanması da bu madde kapsamında ele alınmalıdır.</p>
<p>Ücretler ile diğer gelir grupları arasındaki temel farklar şu şekilde özetlenebilir: Gelir Vergisi kapsamında vergi yükü en ağır olan kesim ücretlilerdir. Devlet Planlama Teşkilatı’nın 1990 yılı verilerine göre ücretlilerin milli gelir içindeki payı %15 dolaylarındadır ve vergi yükü ise toplam gelir vergisinin 2/3’ünü oluşturmaktadır<a href="#_edn31">[31]</a>. Ücretlerde gelir vergisi kaynakta, yani ücret daha çalışanaın eline geçmeden kesilmekte iken diğer gelir grupları yıllık beyanname ile vergilendirilirler; vergi elde edildiği yıl değil, bir sonraki yıl içinde &#8211; üç taksitte &#8211; ödenir. Ayrıca, ücretlilerin vergi kaçırması pek mümkün değildir.</p>
<p>Ücret ile diğer gelir gruplarının arasındaki adaletsizlikleri azaltmak amacıyla Gelir Vergisi Kanunu’nun 31. maddesiyle ücretlilere mahsus olmak üzere “özel indirim” ve “sakatlık indirimi” öngörülmüştür. Diğer taraftan, diğer gelir gruplarının &#8211; beyan usulünün niteliği gereği &#8211; vergilerinin gelirin elde edilmesinden bir yıl sonra ödenmesinin, ücretliler aleyhine neden olduğu ayrımın önüne geçmek (ayrıca vergi kaçırılmasını önlemek ve enflasyon sebebiyle Türk Lirası’nın değeri azalmadan vergiyi tahsil etmek) için Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 120. maddesi ile “Geçici Vergi” (peşin ödeme) usulü öngörülmüştür<a href="#_edn32">[32]</a>.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen Gelir Vergisi Kanunu, ücretlerin vergilendirilmesi açısından adaletsiz bir yapı sergilemektedir. Ücretler oldukça yüksek oranlarala vergilendirilmektedir (GVK 94. ve 103. maddeler). Buna, katma değer vergisi ve ülkemizdeki enflasyonist ortam da eklenince Türk vergi mevzuatının Anayasanın ücrette adaletin sağlanmasını öngören amir hükümleriyle çatışıtığı görülmektedir<a href="#_edn33">[33]</a>.</p>
<p><strong>Madde 57: Konut Hakkı</strong></p>
<p>Anayasanın 57. maddesi devlete, kişilerin konut ihtiyacını karşılayacak önlemelri alma görevini yüklemiştir. Bu amaçla kanun koyucu vergilendirme yetkisini kullanırken indirimler, istisnalar, muafiyetler öngörmek suretiyle kişilerin konut edinmesini kolaylaştıracaktır.</p>
<p>Vergi sistemimiz kişilerin konut ihtiyacının giderilmesi açısından Anayasanın öngördüğü şekilde hükümler içermektedir. Buna örnek olarak Gelir Vergisi Kanunu’nun 21. maddesi gösterilebilir. Bu maddeye göre binaların konut olarak kiraya verilmesi halinde elde edilen hasılatın belli bir kısmı vergiden istisna edilebilmektedir<a href="#_edn34">[34]</a>.</p>
<p>Emlak Vergisi Kanunu’nda da kişilerin konut ihtiyacının karşılanması amacıyla pek çok kolaylık öngörülmüştür. Örneğin, Emlak Vergisi Kanunu’nun 8. maddesinde konut olarak kullanılan binalar için vergi oranı daha düşük olarak belirlenmiştir (binde dört). Mükerrer 8. madde ile de Bakanlar Kurulu’na belli koşullar dahilinde bu oranı daha da indirme yetkisi tanınmıştır<a href="#_edn35">[35]</a>. Ayrıca 2982 sayılı Kanun ile kalkınmada öncelikli yörelerde konut inşaatına tahsis edilen arazi ve arsalar vergiden muaf tutulmaktadırlar.</p>
<p><strong>4. </strong><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Bu çalışma, kamu hukuku bütünü içinde yer alan vergi hukuku ile anayasa hukukunun inceledikleri konulardan ikisinin, vergilendirme yetkisi ile temel hak ve özgürlüklerin ilişkisini incelemeye çalıştık.</p>
<p>Vergilendirme yetkisi, temelini devlet egemenliğinde bulan ve tarihsel gelişim içinde demokratikleşme oranında sınırları çizilen bir yetki olarak karşımıza çıkmıştır.</p>
<p>Anayasamızda ifadesini bulan temel hak ve özgürlüklerin pek çoğu vergilendirmeye karşı duyarlıdır. Bu hak ve özgürlüklerin incelenmesi göstermiştir ki, negatif statü hakları diyebileceğimiz “kişi güvenliği”, “din ve vicdan özgürlüğü”, “özel hayatın gizliliği” gibi hak ve özgürlüklere vergi yasalarıyla da &#8211; vergilendirme yetkisinin anayasal sınırşar dışında kullanılması sonucu &#8211; müdahale edilebilmektedir ve halen yürürlükte bulunan vergi yasalarında da, bu yönüyle, Anayasaya aykırı olduğunu düşündüğümüz hükümler yer almaktadır.</p>
<p>Pozitif statü hakları olarak ifade edebileceğimiz “ailenin korunması”, “çalışma ve sözleşme özgürlüğü”, “ücrette adaletin sağlanması” gibi hak ve özgürlüklerin gerçekleşmesi açısından da devletin, vergilendirme yetkisinden yeterince yararlanamadığı görüşüne varılmıştır.</p>
<p>Çalışmada vurgulanmamakla birlikte, Anayasa Mahkemesi’nin, akçalı konularda denetim yaparken, kişi özgürlükleri karşısında biraz daha devlet yanlısı bir yaklaşım sergilediği düşüncesindeyiz. anayasaya aykırı olduğu görüşünde olduğumuz vergi yasalarının bazı hükümleri, bu yaklaşıma bağlı olarak iptal edilmemiş olabilirler. Anayasa Mahkemesi’nin, devletin vergilendirme yetkisini kullanırken, temelhak ve özgürlüklere yaptığı müdahaleleri incelerken, devletin vergilendirme yetkisini sınırlandırıcı bir yaklaşım sergilemesiyle vergi sistemimizin Anayasa’da düzenlenen hürriyetlerle daha uyuyumlu bir şekil alacağı kanısındayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><span style="text-decoration: underline;">Kaynaklar</span></strong></p>
<p><strong>1- </strong><strong>Çağan Nami,</strong> Vergilendirme Yetkisi, İstanbul 1982</p>
<p><strong>2- </strong><strong>Güneş Gülsen,</strong> Veriginin Yasallığı İlkesi, Doktora Tezi, İstanbul 1992</p>
<p><strong>3- </strong><strong>Kumrulu Ahmet,</strong> Vergi Hukukunun Bir Kısım Anayasal Temelleri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 36’dan ayrı bası, Ankara 1981</p>
<p><strong>4- </strong><strong>Öncel Mualla,</strong> Enflasyon ve Vergilendirme, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 44’den ayrı bası, Ankara 1995</p>
<p><strong>5- </strong><strong>Öncel Mualla &#8211; Kumrulu Ahmet &#8211; Çağan Nami, </strong>Vergi Hukuku, Ankara 1995</p>
<p><strong>6- </strong><strong>Özman Aydoğan,</strong> İnsan Hakları ile İlgili Temel Metinler, Ankara 1967</p>
<p><strong>7- </strong><strong>Soysal Mümtaz, </strong>100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul 1986</p>
<p><strong>8- </strong><strong>Tanör Bülent,</strong> Osmanlı &#8211; Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 1992</p>
<hr size="1" />
<p><a href="#_ednref1">[1]</a> Ayrıntılı bilgi için bakınız: Nami Çağan, Vergilendirme Yetkisi, İstanbul 1982, sayfa 13 vd.<a href="#_ednref2">[2]</a> İngiltere’de kralın mutlak iktidarını sınırlandıran ilk anayasal belge olduğu kabul edilen Magna Carta Libertatum’da, kralın vergilendirme yetkisini sınırlandıran hükümler yer almakta idi (md. 12, 14, 15). Bakınız: Aydoğan Özman, İnsan Hakları ile İlgili Temel Metinler, Ankara 1967, sayfa 4, 5</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ednref3">[3]</a> Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nın en önemli nedenlerinden biri İngiltere&#8217;nin Amerika’daki sömürgelerinin vergilendirme yetkisine müdahale etmesi olmuştur. Bu müdahale ile bozulan ilişkiler, Amerika’nın bağımsızlığını ilan etmesi ile sonuçlanmıştır.</p>
<p><a href="#_ednref4">[4]</a> Zekat, öşür, haraç ve cizye</p>
<p><a href="#_ednref5">[5]</a> 1808 Sened-i İttifak (md. 3, 7), 1839 Gülhane Hatt-ı Hümayunu ve 1856 Islahat Fermanı ile padişahın vergilendirme yetkisi sınırlandırılmış, yükümlülerin ödeme gücüne göre vergi konulması öngörülmüş ve önceden kanunla tespit edilenler dışında keyfi vergilerin konulması yasaklanmıştır. Bakınız: Bülent Tanör, Osmanlı &#8211; Türk Anayasal Gelişmeleri, İstanbul 1992, sayfa 32, 67, 72</p>
<p><a href="#_ednref6">[6]</a> Ayrıntılı bilgi için bakınız: Mualla Öncel &#8211; Ahmet Kumrulu &#8211; Nami Çağan, Vergi Hukuku, Ankara 1995, sayfa 39 vd., Ahmet Kumrulu, Vergi Hukukunun Bir Kısım Anayasal Temelleri, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 36&#8242;dan ayrı bası, Ankara 1981, sayfa 152</p>
<p><a href="#_ednref7">[7]</a> Bakınız: Mümtaz Soysal, 100 Soruda Anayasanın Anlamı, İstanbul 1986, sayfa 243</p>
<p><a href="#_ednref8">[8]</a> Yatay adalet, hukuk devleti kavramının yasa önünde eşitlik ilkesiyle, dikey adalet kavramı ise sosyal devlet kavramı ile ilişkilidir.</p>
<p><a href="#_ednref9">[9]</a> Anayasa madde 13: “Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak sınırlanabilir.</p>
<p>Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.</p>
<p>Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir.”</p>
<p><a href="#_ednref10">[10]</a> Anayasa madde 18: “Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır.</p>
<p>Şekil ve şartları kanunda düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.”</p>
<p><a href="#_ednref11">[11]</a> Anayasa madde 10</p>
<p><a href="#_ednref12">[12]</a> Anayasa madde 19</p>
<p><a href="#_ednref13">[13]</a> Anayasa madde 17</p>
<p><a href="#_ednref14">[14]</a> Anayasa Mahkemesi, 5/1/1965, 198/1, AMKD, tarih 1971, sayı 3, sayfa 8</p>
<p><a href="#_ednref15">[15]</a> Örneğin, Vergi Usul Kanunu’nun 358 – 363. maddelerinde, vergi yasalarına aykırı kimi fiiler için hürriyeti bağlayıcı cezalar öngörülmüştür.</p>
<p><a href="#_ednref16">[16]</a> Anayasa madde 20: “Herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz. Adli soruşturma ve kovuşturmaların gerektirdiği istisnalar saklıdır.</p>
<p>Kanunun açıkça gösterdiği hallerde, usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin üstü, özel kağıtları ve eşyası aranamaz ve bunlara el konulamaz.</p>
<p><a href="#_ednref17">[17]</a> Anayasa Mahkemesi, 26-27/9/1967, 336/29, AMKD, tarih 1975, sayı 28</p>
<p><a href="#_ednref18">[18]</a> 6183 sayılı Kanun’a 3946 sayılı Kanun’un 4. maddesi ile eklenen fıkralar: “Ödeme müddetinin bitim tarihinden itibaren altı ay geçmesine rağmen, Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi, Katma Değer Vergisi ve bunların fer’ileri ve cezaları ile bu vergiler dışında kalan ve vergi, resim, harç niteliğinde olmayan diğer amme alacaklarını ödemeyen amme borçlularının ad ve ünvanları ile borç miktarları, yılda en çok bir defa Maliye Bakanlığınca topluca ilan edilebilir.</p>
<p>Bu ilan sırrın ifşaı ve Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre vergi mahremiyetinin ihlali sayılmaz.</p>
<p>Maliye Bakanlığı, ilan edilecek amme alacaklarını nev’ileri ve asgari miktarı itibariyle sınırlamaya, ilanın şeklini, yapılacağı yer ve zaman ile diğer usul ve esasları tespit etmeye yetkilidir.”</p>
<p><a href="#_ednref19">[19]</a> Anayasa Mahkemesi, 19/3/1987, 5/7, RG. 12/11/1987, sayı 19632, sayfa 31-32</p>
<p><a href="#_ednref20">[20]</a> Anayasa madde 23: “Herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.</p>
<p>Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak;</p>
<p>Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek;</p>
<p>Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.</p>
<p>Vatandaşların yurt dışına çıkma hürriyeti, ülkenin ekonomik durumu, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir.</p>
<p>Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz.</p>
<p><a href="#_ednref21">[21]</a> Anayasa madde 24/5: “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”</p>
<p><a href="#_ednref22">[22]</a> 3329 sayılı Kanun’un 63. maddesi ile değişik şekli</p>
<p><a href="#_ednref23">[23]</a> Kurumlar Vergisi Kanunu’nun geçici 25. maddesinde de aynı yönde bir düzenleme yer almaktadır.</p>
<p><a href="#_ednref24">[24]</a> Anayasa madde 35: “Herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.</p>
<p>Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.</p>
<p>Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”</p>
<p><a href="#_ednref25">[25]</a> Anayasa Mahkemesi, 7/11/1989, 6/42, RG. 6/4/1990, sayı 20484, sayfa 30</p>
<p><a href="#_ednref26">[26]</a> Federal Alman Anayasa Mahkemesi, Gelir Vergisi Kanunlarında yer alan ‘aile reisi beyanı’ usulünü Alman Anayasasının eşitlik ve ailenin korunması ilkelerine aykırı bularak iptal etmiştir. Bakınız: Nami Çağan, Vergilendirme Yetkisi, İstanbul 1982, sayfa 157</p>
<p><a href="#_ednref27">[27]</a> Söz konusu maddeler Anayasa Mahkemesi’nin önüne getirilememiştir, çünkü 1961 Anayasasınının geçici 4. maddesine göre 27/5/1960 – 6/1/1961 arası dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açılamayacağı gibi, itiraz yoluyla dahi mahkemelerde Anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamıyordu. Bu konu, 1982 Anayasası döneminde de Anayasa Mahkemesi gündemine gelememiştir. Oysa Gelir Vergisi Kanununun 93. maddesi başta Anayasa md. 41 ‘ailenin korunması’ olmak üzere, md. 10 ‘kanun önünde eşitlik’, md. 48 ‘çalışma ve sözleşme özgürlüğü’ ve md. 73. ‘mali güce göre vergilendirme ve vergi adaleti’ ilkelerine aykırı gözükmektedir.</p>
<p><a href="#_ednref28">[28]</a> Anayasa madde 48: “Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetine sahiptir. Özel teşebbüsler kurmak serbesttir.</p>
<p>Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayıcı tedbirleri alır.”</p>
<p><a href="#_ednref29">[29]</a> Anayasa madde 49: “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.</p>
<p>Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır.</p>
<p>Devlet, işçi-işveren ilişkilerinde çalışma barışının sağlanmasını kolaylaştırıcı ve koruyucu tedbirleri alır.”</p>
<p><a href="#_ednref30">[30]</a> Anayasa Mahkemesi, 7/11/1988, RG. 6/4/1990, sayı 20484, sayfa 32-33</p>
<p><a href="#_ednref31">[31]</a> Bakınız: Gülsen Güneş, Verginin Yasallığı İlkesi, Doktora Tezi, İstanbul 1992, sayfa 95</p>
<p><a href="#_ednref32">[32]</a> Geçici Vergi (peşin vergi ya da peşin ödeme), yükümlülerin bir sonraki yıl tarh ve tahsil edilecek vergilerden mahsup edilmek üzere, içinde bulundukları yıl içinde belirli yöntemlere göre tespit edilen ve önceden yapılan ödemeyi ifade eder. Bakınız: Mualla Öncel &#8211; Ahmet Kumrulu &#8211; Nami Çağan, Vergi Hukuku, Ankara 1995, sayfa 133, 345</p>
<p><a href="#_ednref33">[33]</a> Bakınız: Mualla Öncel, Enflasyon ve Vergilendirme, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 44’den ayrı bası, Ankara 1995, sayfa 492 vd.</p>
<p><a href="#_ednref34">[34]</a> Bakınız: Mualla Öncel &#8211; Ahmet Kumrulu &#8211; Nami Çağan, Vergi Hukuku, Ankara 1995, sayfa 322</p>
<p><a href="#_ednref35">[35]</a> Halen bu oran binde iki olarak uygulanmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ComScore</p>
<p style='text-align:left'>&copy; 2007 &#8211; 2011, <a href='http://www.akcaoglu.com'>Ertuğrul Akçaoğlu</a>. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanmayınız. www.akcaoglu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.akcaoglu.com/2007/02/27/vergilendirme-yetkisinin-temel-hak-ve-ozgurluklerle-iliskisi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Muktezalar (Özelgeler)</title>
		<link>http://www.akcaoglu.com/2007/01/10/muktezalar-ozelgeler/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.com/2007/01/10/muktezalar-ozelgeler/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Jan 2007 10:02:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ertuğrul Akçaoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Vergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.com/2007/01/10/85/</guid>
		<description><![CDATA[Muktezalar (özelgeler), bağlayıcılık ve yeni vergi normu koyma ölçütüne göre asli kaynak niteliği taşımayan, ikincil nitelikte, vergi hukukunun &#8220;açıklayıcı&#8221; kaynaklarındandırlar.[1] Vergi Usul Kanunu&#8217;nun 413. maddesine göre, mükellefler (yükümlüler), Maliye Bakanlığından veya Maliye Bakanlığının bu hususta yetkili kıldığı makamlardan vergi durumları &#8230; <a href="http://www.akcaoglu.com/2007/01/10/muktezalar-ozelgeler/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Muktezalar (özelgeler), bağlayıcılık ve yeni vergi normu koyma ölçütüne göre asli kaynak niteliği taşımayan, ikincil nitelikte, vergi hukukunun &#8220;açıklayıcı&#8221; kaynaklarındandırlar.[1]</p>
<p>Vergi Usul Kanunu&#8217;nun 413. maddesine göre, mükellefler (yükümlüler), Maliye Bakanlığından veya Maliye Bakanlığının bu hususta yetkili kıldığı makamlardan vergi durumları ve vergi uygulanması bakımından belirsiz ve kararsızlığa neden olan hususlar hakkında açıklama istiyebilirler. Yetkili makamlar yazı ile istenecek açıklamayı yazı ile veya sirkülerle cevaplamak zorundadırlar. Alacakları cevaplara göre hareket eden mükelleflerin bu hareketleri cezayı zorunlu kılsa bile ceza kesilmez.</p>
<p>Mükellefler bağlı oldukları vergi dairesi başkanlıklarına veya defterdarlıklara bir dilekçe ile başvurmak yoluyla mukteza talebinde bulunabilirler. Muktezalar, kendilerine verilen muktezaya göre hareket eden mükellefleri bunun neticesinde doğabilecek vergi cezalarına karşı korumakla beraber, vergi borcu asıllarına, gecikme zammı ya da faizlerine karşı koruma sağlayamazlar.</p>
<p>Muktezalar sadece verildikleri mükellefler  bakımından geçerlidirler. Diğer mükellefler, başka mükelleflere verilmiş muktezalara dayanarak ilgili vergi cezalarına karşı korunma elde edemezler. İşte bundan dolayı, mükellefler aynı ya da benzer konularda sıklıkla mukteza talebinde bulunabilmektedirler. Bu da Maliye Bakanlığı&#8217;nın iş yükünün lüzumsuz yere artmasına sebep olmaktadır.</p>
<p>Maliye Bakanlığı&#8217;nın bu sorunu gidermek için 2003 yılında yayınladığı bir genel tebliğ muktezalardan yararlanabilecek mükelleflerin kapsamını genişletmiştir:[2]</p>
<blockquote><p>&#8220;(M)ükelleflere kolaylık sağlamak amacıyla tayin edilen muktezalardan özellik arz edenler periyodik olarak sirküler halinde yayımlanacaktır. Ayrıca, Bakanlığımızca, yapılacak mukteza taleplerinin sirkülerle cevaplandırılması yoluna gidilebilecektir. Sirkülerler, Gelirler Genel Müdürlüğünün www.gelirler.gov.tr internet adresinde yayımlanacaktır.</p>
<p>Durumları sirkülerde yayımlanan olaya uyan ve yapılan açıklamalar doğrultusunda işlem yapan mükellefler adına Vergi Usul Kanununun 413 üncü maddesinin son fıkrasında yer alan hüküm uyarınca herhangi bir cezai işlem yapılmayacaktır.&#8221;</p></blockquote>
<p>Eski haliyle Gelirler Genel Müdürlüğü&#8217;nün,  yeni haliyle Gelir İdaresi Başkanlığı&#8217;nın vebsitesinin &#8220;mevzuat&#8221; bölümünde &#8220;kanunlar&#8221; başlığı altında yürürlükteki vergi kanunlarıın metinlerinin yanı sıra her bir kanun bakımından ayrı ayrı tasnif edilmiş şekilde ikincil kaynakların metinleri de yer almaktadır.[3] 1996 yılından günümüze kadar yayınlanmış pek çok mukteza da bu sitede yerlerini almışlardır. Bunun yanı sıra, 1996 &#8211; 1998 yılları arasında verilen muktezalardan derlenmiş ve Gelirler Genel Müdürlüğü&#8217;nün 1999 yılında yayınlmış olan &#8220;Türk Vergi Kanunları Uygulamalarına İlişkin Özelgeler (Muktezalar)&#8221; başlıklı kitaba da Gelir İdaresi Başkanlığı&#8217;nın vebsitesinden erişmek mümkündür.[4]</p>
<p>Gelir İdaresi Başkanlığı&#8217;nın vebsitesinde yayınlanmış olan muktezalardan mükelleflerin Maliye Bakanlığı&#8217;nın yukarıda değinilen genel tebliği kapsamında yararlanıp yararlanamayacağı konusunda üzerinde durulması açıklığa kavuşturulması gereken bir husus bulunmaktadır. Şöyle ki, tebliğ, bazı mukteza taleplerinin &#8220;sirküler&#8221; ile cevaplandırılıp bu sirkülerlerin &#8220;www.gelirler.gov.tr&#8221; adresinde yayınlancağını öngörmektedir. Söz konusu site incelendiğinde sitede, her bir kanun bakımından ayrı ayrı tasnif edilmiş şekilde, &#8220;özelgeler&#8221; ve &#8220;sirküler&#8221; başlıkları altında açıklayıcı ikincil kaynak niteliğinde metinler yayınlandığı ve fakat muktezaların sirküler şeklinde yayınlanmadığı görülmektedir.  Bu şekle aykırılık, sözkonusu sitede yayınlanan muktezlardan müklleflerin değinilen tebliğ kapsamına yararlanamayacakları neticesinin çıkarılmasına sebep olabilir. Yine de tebliğin hizmet ettiği amaç göz önüne alındığında, Gelir İdaresi Başkanlığı vebsitesinde yayınlanmış bütün muktezaların (kitap formatında yayınlananlar da dahil olmak üzere) tüm mükelleflerce ulaşılabilir hale gelmeleri sebebiyle ilgili oldukları konular bakımından tüm mükelleflere ilgili vergi cezalarına karşı koruma sağlayacaklarını kabul etmek daha doğru olur.</p>
<p><!--adsense--><strong> Notlar</strong></p>
<p>[1] Öncel, Kumrulu, Çağan, Vergi Hukuku, Ankara, Turhan Kitabevi, 13. Bası, 2005, s.16.</p>
<p>[2] 30.4.2003 tarih ve <a target="_blank" href="http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/e0e7ed2f487dde2386256aa4002edcda/a9e71060608c84b180256d18004818ff?OpenDocument">315 sıra numaralı Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği</a></p>
<p>[3] <a target="_blank" href="http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/VK?OpenPage">http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/VK?OpenPage</a> adresinde listelenmiş kanunlardan herhangi biri seçildiğinde o kanunun metni ile beraber ilgili ikincil kaynakların listesi de gelmektedir.</p>
<p>[4] <a target="_blank" href="http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/kitapozelgeicindekiler?OpenPage">http://www.gelirler.gov.tr/gelir2.nsf/kitapozelgeicindekiler?OpenPage</a></p>
<p style='text-align:left'>&copy; 2007 &#8211; 2011, <a href='http://www.akcaoglu.com'>Ertuğrul Akçaoğlu</a>. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanmayınız. www.akcaoglu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.akcaoglu.com/2007/01/10/muktezalar-ozelgeler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Vergi Ödememek İçin Müslüman Olanlar</title>
		<link>http://www.akcaoglu.com/2005/11/19/vergi-odememek-ycin-musluman-olanlar/</link>
		<comments>http://www.akcaoglu.com/2005/11/19/vergi-odememek-ycin-musluman-olanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 Nov 2005 01:03:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ertuğrul Akçaoğlu</dc:creator>
				<category><![CDATA[Günce]]></category>
		<category><![CDATA[Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Vergi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.akcaoglu.com/2005/11/19/46/</guid>
		<description><![CDATA[Dün Amerikan Vergi İdaresi&#8217;nin (Internal Revenue Service &#8211; IRS) baş hukuk müşaviri olan Donald Korb&#8217;un yaptığı bir konuşmayı izledim. Bay Korb konuşmasına vergi kanunlarının hayatımız üzerinde ne büyük etkileri olduğunun örneklerini vererek başladı. Verdiği ilk örnek eski Roma&#8217;daki köylüler ile &#8230; <a href="http://www.akcaoglu.com/2005/11/19/vergi-odememek-ycin-musluman-olanlar/">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dün Amerikan Vergi İdaresi&#8217;nin (Internal Revenue Service &#8211; IRS) baş hukuk müşaviri olan Donald Korb&#8217;un yaptığı bir konuşmayı izledim. Bay Korb konuşmasına vergi kanunlarının hayatımız üzerinde ne büyük etkileri olduğunun örneklerini vererek başladı. Verdiği ilk örnek eski Roma&#8217;daki köylüler ile ilgiliydi. Eski Romalı köylüler sırf vergi ödememek için topraklarının mülkiyetlerini soylulara veya kiliseye devrederlermiş. Soylular ve kilise vergi ödemezlermiş çünkü. Köylüler mülkiyeti kaybetmekle beraber eski toprakları üzerinde zilyet olarak hayatlarına devam ederlermiş.</p>
<p>IRS&#8217;in baş hukuk müşaviri olan bay Korb&#8217;un verdiği ikinci örnek daha çok ilgimi çekti benim. İslamiyet&#8217;in ilk genişlediği yıllarda fethedilen topraklarda yaşayan hristiyan tebanın ödemek zorunda olduğu vergiler varmış. Oysa müslüman teba bu vergileri ödemiyormuş. Sırf vergi ödemekten kurtulabilmek için pek çok hristiyan müslüman olmuş&#8230;</p>
<p><!--adsense--></p>
<p>Bunları dinlerken bir örnek de benim aklıma geldi. ABD&#8217;de yakıt üzerinde neredeyse hiç vergi yok. Başka faktörlerin yanı sıra vergi sebebiyle de olsa gerek, benzin Türkiye&#8217;dekinden çok daha ucuza satılıyor. Gene ABD&#8217;de bizdeki gibi motorlu araçların yaşı ve motorunun hacmi ile orantılı olarak tesbit edilen taşıt alım ve kullanım vergileri de yok. Dolayısıyla yeni taşıt ile eski taşıt ve büyük motorlu taşıt ile küçük motorlu taşıt sahibi olma arasında da pek bir vergisel fark yok. Bu dediklerimin neticesinde olsa gerek, Türkiye&#8217;de ve Türkiye&#8217;dekine benzer vergi yasaları olan Avrupa ülkelerinde yaşayanlar küçücük taşıtlara biniyorlar. Oysa Amerika&#8217;da yaşayanlar hem içleri geniş hem de motorları yüzlerce beygir gücünde olan taşıtlar kullanıyorlar.</p>
<p>Hukuk fakültelerinin üçüncü sınıflarında okutulan vergi hukuku derslerini pek önemsemeyen, vergi hukukunun hayatımız üzerinde ne kadar da etkili olduğuna kafa yormayan arkadaşlarımın dikkatine sunarım bu örnekleri&#8230;</p>
<p>Ertuğrul Akçaoğlu</p>
<p style='text-align:left'>&copy; 2005 &#8211; 2011, <a href='http://www.akcaoglu.com'>Ertuğrul Akçaoğlu</a>. Tüm hakları saklıdır. İzinsiz kullanmayınız. www.akcaoglu.com</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.akcaoglu.com/2005/11/19/vergi-odememek-ycin-musluman-olanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

