Kadının kalbi

Kadın, pek sert, pek acımasız imiş. İş yerindeki herkes ondan korkar, kaçarmış.

Ne olduysa bir kaç gün işe gelmemiş. Herkes merak etmiş, nerede diye.

Adam, “Duydunuz mu, o intihar etmiş” demiş. Sonra da başlamış anlatmaya:

Doktora gitmiş, “Ölmek istiyorum doktor” demiş. “Bunun en kolay, en kesin yolu nedir?”
Doktor düşünmüş, “En kolayını bilmem ama en kesini kalbinize bir bıçak saplamaktır.”
“Kalp mi? Kalbim nerede doktor?”
“Kalbiniz göğsünüzün sol yanında, hemen meme ucunuzun altındadır.”
Kadın doktorun dediğini yapmış! Ölmemiş, hastanede yatıyormuş.

Adam, kadına olanları anlattıktan sonra hafifçe gülümsemiş.

Bir kaç gün geçmiş, kadın işe dönmüş.

Sol dizi sargılıymış…

[Ben anlatanın yalancısıyım. E.A.]

Affedersiniz, bir şey soracağım?

“Üst geçitte inecek var!”

İndik. Kucağımdaki yavrumu yere bastırdım. Elimdeki poşeti bacağımın kenarına yasladım ve ayakkabımın çözülmüş bağcığını düzeltmek için yere doğru eğildim. Arkamda beliren karartıyı fark edince tedirgin oldum birden. Cüzdanım küçüktü, kolayına çıkaramazdı cebimden. Alsa da içinde para yoktu ya zaten. Kimlikler kartlar… bi ton sıkıntı. Ya Başak’ı kapıp kaçarsa? Aman Allahım! Hızla doğruldum. Kızımın elini sıkıca kavradım arkama dönerken.

Bacağıma yaslı poşet devrildi.

Karşımda bir kadın duruyordu. O da bir çocuğun elinden tutmuştu. Başak’tan küçük, üç yaşlarında bir erkek çocuğu. Kısa saçlı, belli ki sıkılgan, burnu kızarmış bir yavrucak. Gençti kadın, yirmi beş, otuz belki. Başında saçlarının yarısını açıkta bırakan bir eşarp, üstünde sade bir kahverengi palto, omzunda siyah çantası vardı. Basit ama temizdi kıyafeti. Ev kadınına benziyordu açıkçası.

“Affedersiniz, bir şey soracağım” dedi kadın.

Daha evvel çok duymuştum bu cümleyi ben. Para isteyen dilencilerin ve yankesicilerin bir numaraları yaklaşma cümlesidir bu. Soran iki-üç erkekse ve ortam tenhaysa tehlikedesinizdir. Bir şey soracağım derler ve etrafınızı çeviriler. Sonrası malum; memlekete dönecek paraları yoktur ve siz paraları seve seve(!) verirsiniz. Kadınlar genelde yalnız çalışırlar; hem tenha yerde de çalışmazlar zaten. Onların işi sizi acındırarak soymaktır.

Neyse… Yere devrilen poşetimi kaldırırken “Buyurun” dedim.

“Yüksek İhtisas” dedi. Eli Morfoloji ile İbn’i Sina’yı ayıran yolu gösteriyordu. Gözleri gözlerimin içine bakıyor tepkimi yokluyordu. “Hasta…” dedi sonra. Belli ki benim de onun gözlerinin içine baktığımı fark edince cümlenin devamını nasıl bağlayacağına karar verememişti. Sonra “memlekete dönüş…” dedi. Anlamıştım derdini.

“Kusura bakamayın, başkasına sorun bunu” dedim, “Ben Yüksek İhtisas nerede bilmiyorum.”

Arkamı döndüm ve bir elimde poşet, diğerinde Başak üst geçidin merdivenlerini hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Ayakkabımın bağı ise hâlâ çözüktü.

Ben karşıya geçtiğimde başka birisini durdurmuştu kadın. Uzun boylu, siyah pardösülü bir adamı. Benim yaşlarımdaydı adam. Cebinden bir avuç demir para çıkardı ve verdi kadına. Sonra yoluna devam etti. Kadın teşekkür etmeden aldı parayı, öbür istikamete iki üç adım attı ve durdu.

Haklıydım. Bir dilenci daha.

Eğildim, ayakkabımın bağladım.

Doğrulurken bir kaç hafta önce karımın başına gelen bir olayı hatırladım. Başak’ı doktora götürüyormuş, bu kez İbn’i Sina’ya değil, Cebeci’deki Tıp Fakültesi Hastanesi’ne. Yolun kenarına oturmuş bir dilenci kadın pantalonunun paçasından çekmiş bizimkinin.

“Yavrum” demiş, “Çok açım. Bir ekmek parası ver n’olur!”.

Durmamış bizimki; devam etmiş. Aklı da kadında kalmış ama. Hastane dönüşü bir paket bisküvi ve meyve suyu almış. Getirmiş kadına vermiş. Kadın önce poşete şöyle bir bakmış, sonra fırlatıp atmış poşeti.

Bakakalmış bizimki.

Bunları düşünürken dalmışım. Bana seslenen bir adamı fark edince kendime geldim.

“Gardaş, bi şey soracam da…”

Durmadım bu kez. Adama bakmadım bile. Sadece Başak’ı kolundan çekeledim daha hızlı yürüsün diye.


Büyük Buluşma

Alo, dedi Bora. N’aber Pelin, n’apıyorsun bugün?

N’olsun, evde oturuyorum işte. TV’de dans yarışması seyrediyordum. Aklımda sen vardın aslında. Dansedenlerin yerinde senle ben olabilsek keşke; sen prens, ben prenses.

Çıkalım mı bugün dışarı, dedi Bora. Seni hiç gitmediğin, çok özel bir yere götürmek istiyorum da bugün.

Nereye, nereye götüreceksin beni? Saçım başım da pek karışık ama…

On beş dakkaya sendeyim, dedi Bora. Kapının önüne gelince çaldırırım.

* * *

Devam edecek…

Neydim, Ne Oldum, Ne Olacağım*

Bir varmış… Bir yokmuş…

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer berber, pireler tellal iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; uzaklarda, çok uzaklarda güzeller güzeli bir prenses varmış.

Prensesin annesi o çok küçükken ölmüş. Kral babası sonralardan kötü kalpli bir kadınla evlenmiş. Bu kötü kalpli üvey anne prensesi hiç sevmez, hiç çekemezmiş. Prensesi saraydan atsin diye kralın başının etini yer dururmuş. Kral kızını sevmeye seviyomuş ama kötü kalpli kraliçenin baskısı altında sürekli kızını ezermiş.

Yazının devamı >>

O Gece

Bir yıl önceydi.

Yağmurun ilk damlası değdiğinde dalgalara, ben çoktan dalıp gitmiştim Boğaz’ın ışıklarına. Uzaklarda bir bacadan duman tütüyordu. Bir başka vapur olmalıydı; seçemiyordum tam. Umurumda da değildi pek. Bu akşam gene kaçıracaktım yemeği. Derste anlatılanları pek anlamamıştım bugün. Yarın evi arayip para istemem gerekti gene. Yağmur hızlanmış, sağnak halini almıştı. Belli ki sırılsıklam olacaktım az sonra.

Umurumda değildi hiçbiri. Ben Boğaz’ın ışıklarına dalmış seni düşünüyordum.

Yazının devamı >>