Archive for the ‘Edebiyat’ Category

Bir Gün

Çarşamba, Mayıs 26th, 2010

Her çıkışın bir inişi,
her gidişin bir dönüşü
varmış.

Çocuklar büyür,
bir gün
yuvadan uçarmış.

Öyle bir yere çıkacağım,
öyle bir yere gideceğim
ki
sevdiceğim,
bir gün
ne inmek,
ne dönmek
olmayacak.

Söyleyemediğin

Pazartesi, Nisan 19th, 2010

Bilip de doğruyu saplanmışsan yanlışa,
Maraton koşarken mehter marşıysa dilindeki,
Bağımlıysan…

Bağımlıysan,
Bağırdıkça kısılıyorsa sesin,
Her gün uzaklaşıyorsa geleceğin,
Uyumak ve uyanmak istemiyorsan…

Neydin sen, ne oldun?
Ve ne olacak biliyor musun yarın?
Varken yoksun, ya yokken var mısın?

Var mısın?

Artık hiç duyulmuyor sesin.

Kadının kalbi

Perşembe, Şubat 5th, 2009

Kadın, pek sert, pek acımasız imiş. İş yerindeki herkes ondan korkar, kaçarmış.

Ne olduysa bir kaç gün işe gelmemiş. Herkes merak etmiş, nerede diye.

Adam, “Duydunuz mu, o intihar etmiş” demiş. Sonra da başlamış anlatmaya:

Doktora gitmiş, “Ölmek istiyorum doktor” demiş. “Bunun en kolay, en kesin yolu nedir?”
Doktor düşünmüş, “En kolayını bilmem ama en kesini kalbinize bir bıçak saplamaktır.”
“Kalp mi? Kalbim nerede doktor?”
“Kalbiniz göğsünüzün sol yanında, hemen meme ucunuzun altındadır.”
Kadın doktorun dediğini yapmış! Ölmemiş, hastanede yatıyormuş.

Adam, kadına olanları anlattıktan sonra hafifçe gülümsemiş.

Bir kaç gün geçmiş, kadın işe dönmüş.

Sol dizi sargılıymış…

[Ben anlatanın yalancısıyım. E.A.]

Affedersiniz, bir şey soracağım?

Çarşamba, Kasım 1st, 2006

“Üst geçitte inecek var!”

İndik. Kucağımdaki yavrumu yere bastırdım. Elimdeki poşeti bacağımın kenarına yasladım ve ayakkabımın çözülmüş bağcığını düzeltmek için yere doğru eğildim. Arkamda beliren karartıyı fark edince tedirgin oldum birden. Cüzdanım küçüktü, kolayına çıkaramazdı cebimden. Alsa da içinde para yoktu ya zaten. Kimlikler kartlar… bi ton sıkıntı. Ya Başak’ı kapıp kaçarsa? Aman Allahım! Hızla doğruldum. Kızımın elini sıkıca kavradım arkama dönerken.

Bacağıma yaslı poşet devrildi.

Karşımda bir kadın duruyordu. O da bir çocuğun elinden tutmuştu. Başak’tan küçük, üç yaşlarında bir erkek çocuğu. Kısa saçlı, belli ki sıkılgan, burnu kızarmış bir yavrucak. Gençti kadın, yirmi beş, otuz belki. Başında saçlarının yarısını açıkta bırakan bir eşarp, üstünde sade bir kahverengi palto, omzunda siyah çantası vardı. Basit ama temizdi kıyafeti. Ev kadınına benziyordu açıkçası.

“Affedersiniz, bir şey soracağım” dedi kadın.

Daha evvel çok duymuştum bu cümleyi ben. Para isteyen dilencilerin ve yankesicilerin bir numaraları yaklaşma cümlesidir bu. Soran iki-üç erkekse ve ortam tenhaysa tehlikedesinizdir. Bir şey soracağım derler ve etrafınızı çeviriler. Sonrası malum; memlekete dönecek paraları yoktur ve siz paraları seve seve(!) verirsiniz. Kadınlar genelde yalnız çalışırlar; hem tenha yerde de çalışmazlar zaten. Onların işi sizi acındırarak soymaktır.

Neyse… Yere devrilen poşetimi kaldırırken “Buyurun” dedim.

“Yüksek İhtisas” dedi. Eli Morfoloji ile İbn’i Sina’yı ayıran yolu gösteriyordu. Gözleri gözlerimin içine bakıyor tepkimi yokluyordu. “Hasta…” dedi sonra. Belli ki benim de onun gözlerinin içine baktığımı fark edince cümlenin devamını nasıl bağlayacağına karar verememişti. Sonra “memlekete dönüş…” dedi. Anlamıştım derdini.

“Kusura bakamayın, başkasına sorun bunu” dedim, “Ben Yüksek İhtisas nerede bilmiyorum.”

Arkamı döndüm ve bir elimde poşet, diğerinde Başak üst geçidin merdivenlerini hızlı adımlarla çıkmaya başladım. Ayakkabımın bağı ise hâlâ çözüktü.

Ben karşıya geçtiğimde başka birisini durdurmuştu kadın. Uzun boylu, siyah pardösülü bir adamı. Benim yaşlarımdaydı adam. Cebinden bir avuç demir para çıkardı ve verdi kadına. Sonra yoluna devam etti. Kadın teşekkür etmeden aldı parayı, öbür istikamete iki üç adım attı ve durdu.

Haklıydım. Bir dilenci daha.

Eğildim, ayakkabımın bağladım.

Doğrulurken bir kaç hafta önce karımın başına gelen bir olayı hatırladım. Başak’ı doktora götürüyormuş, bu kez İbn’i Sina’ya değil, Cebeci’deki Tıp Fakültesi Hastanesi’ne. Yolun kenarına oturmuş bir dilenci kadın pantalonunun paçasından çekmiş bizimkinin.

“Yavrum” demiş, “Çok açım. Bir ekmek parası ver n’olur!”.

Durmamış bizimki; devam etmiş. Aklı da kadında kalmış ama. Hastane dönüşü bir paket bisküvi ve meyve suyu almış. Getirmiş kadına vermiş. Kadın önce poşete şöyle bir bakmış, sonra fırlatıp atmış poşeti.

Bakakalmış bizimki.

Bunları düşünürken dalmışım. Bana seslenen bir adamı fark edince kendime geldim.

“Gardaş, bi şey soracam da…”

Durmadım bu kez. Adama bakmadım bile. Sadece Başak’ı kolundan çekeledim daha hızlı yürüsün diye.


Büyük Buluşma

Pazartesi, Ekim 30th, 2006

Alo, dedi Bora. N’aber Pelin, n’apıyorsun bugün?

N’olsun, evde oturuyorum işte. TV’de dans yarışması seyrediyordum. Aklımda sen vardın aslında. Dansedenlerin yerinde senle ben olabilsek keşke; sen prens, ben prenses.

Çıkalım mı bugün dışarı, dedi Bora. Seni hiç gitmediğin, çok özel bir yere götürmek istiyorum da bugün.

Nereye, nereye götüreceksin beni? Saçım başım da pek karışık ama…

On beş dakkaya sendeyim, dedi Bora. Kapının önüne gelince çaldırırım.

* * *

Devam edecek…

Öylesine Bir Mektup

Pazartesi, Ekim 2nd, 2006

Canım Kardeşim,

Şu satırları sana hayalle gerçek arasında bir yerlerden, günden kaçıp geçmişin güzelliklerine ulaşma arzusuyla dalıp gittiğim hayal dünyamdan yazıyorum. Basit kalıplardan kurtulup, sözcüklerin ardında kilitli kalmış anlamlara ulaşmak; insanların yüzlerindeki değil, kalplerindeki mutluluğu hissedebilmek umuduyla hâlâ bağlarımı kopartmadığım şu hayatla rüyalarımın arasında bir dünya bu. Çıkışlarıyla, inişleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle ve her zaman ve herkes gibi benim de içime hapsetmek zorunda kaldığım utkularıyla küçük ama huzurlu bir dünya. Benim dünyam kısaca…

Canım kardeşim; sana yıllardır üzerinde yürüdüğüm ve hayatımın şu ana kadar olan günlerinin en anlamlılarının geçtiği bir yoldan bahsetmek istiyorum, bu mektubumda. Daha doğrusu bir tepeye çıkıştan… Bu çıkışlardan niye bu kadar çok korkarım bilemiyorum. Herhalde inişleri için olsa gerek. Ağır ağır çıkışların hızlı inişleri…

Geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. Hakan dönmüş, onu haber verdi. Hakan’ı bilirsin; dört arkadaşın o en büyüğüydü, ben de en küçüğüydüm. Kaç yıldır arkadaştık? Yo arkadaş demek doğru olmazdı bizim için, biz dosttuk hatta abi-kardeşlik. Kaç yıl olmuştu tanışalı? Dokuz? On?

Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde köprüden geçmek üzereydim. Duraksadım bir an. Yıllardır her sabah, öğle, akşam, okul ev arasında gidip gelirken, geçerdim bu köprüden. Önceden betondu, sonra asfalt döktüler üzerine. 0 da çağa ayak uyduruyordu, biz de o yaşlanıyor muydu bilemiyorum; ama biz yaşlanıyorduk. On, on bir yaşlarında küçük bir çocuktum üzerinden ilk geçişimde. Acaba son geçişimde kaç yaşında olacağım?

Sen bilirsin kardeşim buraları. Köprünün iki yanını. Bir tarafta yepyeni evler, apartmanlar; hayatlarında boş cüzdan görmemiş, şımarık çocuklar. Köprünün diğer yanında ise bizim mahalle. Adı mahalle ama şehrin ortasında olmasaymış köy derlermiş buraya. İnsanların çoğu ise fakir. Bırak boş cüzdanı, hiç cüzdan görmemiş çocuklar yaşıyor burada. 0 zengin çocuklarının bir haftalık harçlıklarıyla inan hiç abartmıyorum bir ayı çıkarıyorlar icabında.

Geçtim sonunda köprüden, ağır ağır. Yıllara nasıl meydan okuduğunu düşündüm, nasıl böyle dimdik ayakta durabildiğini düşündüm. Kıskandım onu.

İşte tepeye doğru uzanan bayır karşımdaydı şimdi. Kim bilir, kaç kere çıkmıştım bu bayırı? Neler hayal etmiştim, bu bitmez gibi görünen yolu adımlarken?
Yolun iki yanında evler vardı önce. Yol asfalttı. Merdiven çıkıyormuşum gibi gelirdi bana hep tepe yukarı çıkarken. “Hızlı adımlarla çıkacaksın ve hiç durmayacaksın. Durursan bir sır demişti. Hakan bir keresinde, iki yanda Evler vara. Evlerin pencerelerinden bakan genç kızlar, evlerin önünde örgü ören kadınlar, kahve önlerinde geçenlere laf atan adamlar vardı. Yolda ise çocuklar… Çocuklar, bisikletler ve arabalar tepeye çıkan bu asfalt yolu yıllardır paylaşırlardı; ama hiç bir kaza olmamıştı bu güne kadar. En azından ben görmemiştim.

İnsanların arasından yürüdüm tepeye doğru çıkan yolun üzerinden. Hızlı adımlarla yürüyordum; çünkü başka türlü çıkılmazdı bu yol. Ama ben her zamankinden hızlı yürüyordum; çünkü Hakan gelmişti.

İnsanlar arkamda kalmıştı artık. Sanki bir çöplüğün içinden çıkmışım gibi geldi bir an. İrkildim. İnsanlar için böyle düşünmemeliydim. Benim de bir farkım yoktu ki onlardan. Kendi kendimi kınadım. Çünkü Hakan olsa, o da öyle yapardı.

Artık evler seyrekleşmiş yolun bir tarafı dağ, bir tarafı uçurum olmuştu. İşte o anda karşıma tek katlı, içinde kimsenin yaşamadığı o sarı ev çıktı. Ne çok korkardım ondan. Ama söyleyemezdim hiç; çünkü arkadaşlarım büyüktü, ben küçüktüm. Meğer onlar da korkarlarmış. Yaz geceleri eve dönmek için inerken tepeden, adeta uçarcasına geçerdim o sarı evin önünden. Sanki içinden bir öcü fırlayacakmış da beni yakalayacakmış gibi gelirdi.

Ezberlemiştim artık bu yolun her taşını. ‘Acaba selam versem tanırlar mı beni bu taşlar?’ diye alay ettim kendi kendime; ama bir yandan da her şakada bir gerçek payı olduğunu düşünüyordum. 0 kadar çok geçmiştim ki buralardan…

Bunları düşünürken Hakan’ın evinin önünde buldum kendimi. Daha zili çalmadan açıldı kapı. Kardeşi “Gel” dedi, kim olduğuma bile bakmadan; sanki beni bekliyor gibiydi.. Hakan odasındaymış; kapıyı çaldım, girdim. Yavaş bir parça çalıyordu kaset çalarda kucaklaştık. Göz göze geldik bir an. “Büyüdük” dedim, “Büyüdük” dedi o da.. İki damla yaş düştü gözlerinden. Sonra ağlamaya başladık, elinden şekeri alınmış çocuklar gibi. Bir şeylere kızarak; ama hiçbir şey yapamayacağımızı bilerek ağladık. Çocuklar gibi ağladık. Çünkü artık büyümüştük.

Canım kardeşim; Hakan döndü, tepeye çıktım.. Yarın onun yaş günü. Bir yaprak daha düşüyor ağaçtan. Yarın gene tepeye çıkacağım. Belki her gün tükenip giden güzel günleri bir kez daha anacağım.

Sana en içten dileklerimi yolluyor, insanları haya¬ta bağlayan o çocuksu umudunun hiçbir zaman tükenmemesini diliyorum.

Sevgilerimle…

Ertuğrul
- – - -

Bu epey eski bir yazı. 1992 senesinde, arkadaşlarım üniversiteye hazırlanırken, benim DJ’lik yapma, okul dergisi çıkarma peşinde koşturduğum günlerde yazılmış bir yazı. Kdz. Ereğli Anadolu Lisesi’nde okurken bir kaç arkadaşımla beraber çıkardığımız Esinti adlı okul dergisinin ilk sayısında yer almıştı. Esinti’nin hâlâ yayınlanıp yayınlanmadığını merak ediyorum doğrusu.

Neydim, Ne Oldum, Ne Olacağım*

Perşembe, Kasım 10th, 2005

Bir varmış… Bir yokmuş…

Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, develer berber, pireler tellal iken; ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken; uzaklarda, çok uzaklarda güzeller güzeli bir prenses varmış.

Prensesin annesi o çok küçükken ölmüş. Kral babası sonralardan kötü kalpli bir kadınla evlenmiş. Bu kötü kalpli üvey anne prensesi hiç sevmez, hiç çekemezmiş. Prensesi saraydan atsin diye kralın başının etini yer dururmuş. Kral kızını sevmeye seviyomuş ama kötü kalpli kraliçenin baskısı altında sürekli kızını ezermiş.

(daha fazla…)

O Gece

Pazartesi, Nisan 18th, 2005

Bir yıl önceydi.

Yağmurun ilk damlası değdiğinde dalgalara, ben çoktan dalıp gitmiştim Boğaz’ın ışıklarına. Uzaklarda bir bacadan duman tütüyordu. Bir başka vapur olmalıydı; seçemiyordum tam. Umurumda da değildi pek. Bu akşam gene kaçıracaktım yemeği. Derste anlatılanları pek anlamamıştım bugün. Yarın evi arayip para istemem gerekti gene. Yağmur hızlanmış, sağnak halini almıştı. Belli ki sırılsıklam olacaktım az sonra.

Umurumda değildi hiçbiri. Ben Boğaz’ın ışıklarına dalmış seni düşünüyordum.

(daha fazla…)

19 Mayıs 1994

Salı, Ocak 1st, 2002


Beton blokların arasında
Demir parmaklıklı bir odadayım.
Maphusta değil,
Yurtta zemin kattayım.

(daha fazla…)

İki Işık

Salı, Ocak 1st, 2002

‘İki ışık’
demiştin bana.
‘Birinden kaç, ötekine koş.’
‘Öyle döneceksin geriye.’
‘Biri yakın’ demiştin.
‘Parlak. Çekiyor seni.’
‘Diğeri uzak. Sanki bir tünelin ucu gibi…’

Hangisi hangisiydi?
Hangisi hangisiydi,
hatırlayamıyorum şimdi…

Gitme diyemiyorum sana,
ama,
dönememenden korkuyorum.

(daha fazla…)