Büyük Buluşma

Alo, dedi Bora. N’aber Pelin, n’apıyorsun bugün?

N’olsun, evde oturuyorum işte. TV’de dans yarışması seyrediyordum. Aklımda sen vardın aslında. Dansedenlerin yerinde senle ben olabilsek keşke; sen prens, ben prenses.

Çıkalım mı bugün dışarı, dedi Bora. Seni hiç gitmediğin, çok özel bir yere götürmek istiyorum da bugün.

Nereye, nereye götüreceksin beni? Saçım başım da pek karışık ama…

On beş dakkaya sendeyim, dedi Bora. Kapının önüne gelince çaldırırım.

* * *

Devam edecek…

Kredi kartı pro(c)esi

Sanırım, orta sınıfa mensup binlerce kişinin cebine kredi kartı koymanın, bu kişilere her yıl bir kaç yüz bin yeni kişiyi eklemenin ve o kişilerin kredi kartlarını yıllarca hemen hergün yanlarında taşımalarını ve kullanmalarını sağlamanın yeni bir yolunu buldum. Şaka değil, gerçekten.

Yazının devamı >>

Uçak Kaçırma Meselesi

Önceki gece, Tiran-İstanbul seferini yaparken kaçırılan uçağa ilişkin haberleri heycanla izledik. İki teroristin Papa’nın Türkiye’ye gelmesini protesto etmek için uçağı kaçırıp İtalya’ya götürdükleri söyleniyordu önce. Sonra durum netleşti. Uçağı kaçıran iki değil bir kişiydi ve konu Papa’nın Türkiye’ye gelmesi değil, korsanın askere gitmemek için İtalya’ya sığınma çabası idi. Bütün buları heyecanla seyrettik, bir iki gün eş dost sohbetlerinde konuşacağız ve bir haftaya kalmaz unuturuz muhtemelen.

Ama satır aralarında geçen önemli bir husus hemen hiç gündeme getirilmedi. Bu kişi nasıl oldu da uçağı kaçırmayı başarabildi. Söylenen doğruysa elinde ne bir silah vardı ne de başka bir şey. ABD’deki 11 Eylül faciasından sonra bütün dünyada havacılık sektöründeki güvenlik önlemleri son derece sıkılaştırılmışken, kokpit kapıları özel olarak güçlendirilmiş ve personel dışında kimse tarafından açılamayacak hale getirilmişken, bir yolcu nasıl olur da bir THY uçağının kokpitine girebilir ve uçuş ekibini esir alabilir? Bu sorunun cevabınının hemen bulunması ve gereken önlemlerin bir an evvel alınması gerekir; değil mi? Ne Papa’nın Türkiye’ye gelmesinin protesto edilmesi ne de uçak kaçıranın vicdani redci olması değildir asıl mesele.

Satır arası demiştim ya, işte onlardan bir kaçı…

Önce, dünkü Milliyet Gazetesi’nde kaçırılan Çanakkale adlı uçağın pilotunun açıklamalarına bakalım:

“Öncelikle (Kokpite nasıl girilir?) sorusu oluşabilir, ona açıklık getireyim. Her sabah uçuştan önceki brifingde mutlak suretle kapıların kapalı olması gerektiği belirtilir. İletişim belli bir sistemle sağlanır ve arkasından da o sabah belirlenen ve sadece kaptan pilotun bileceği bir kodla kokpite giriş olur. Uçumuz da aynı usullerle cereyan etti”

“Uçak düz uçuşa geçtikten sonra biz isteklerimizi kabin amirimize ilettik. Sonra aynı şekilde o gün belirlenen kodla kabin amirimiz içeri girme teşebbüsünde bulundu. Kodu alınca kapıyı kilitsiz duruma getirdi. O anda bilinçli bir şekilde malum terörist kabin amirini büyük bir hışımla bana doğru itelerken, ben çözünüp onu ve kabin amirini dışarı atmaya çalıştım ama başarılı olamadım. Oldukça iri yarı biriydi. Kokpite giriş bu şekilde oldu.”

http://www.milliyet.com.tr/2006/10/04/son/sontur32.asp

Sonra, dün gece ATV ana haber bülteninde Ali Kırca’nın kaçırılan uçaktaki yolculardan biriyle konuştuklarından bir alıntı:

Uçağın ön kısmında “business class” bölümünde “9″ numaralı koltukta oturmakta olduğunu önemle vurgulayan yolcu -eğer kulaklarım yanlış duymadıysa- şöyle birşey dedi:

“Hostes pilot kabinine girdi. Kapıyı kapattı. Bir kaç saniye sonra korsan kapıyı açıp pilot kabinine daldı, hostesi kolundan çekerek dışarı fırlattı.”

Bu iki parça bilgiyi yanyana koyunca benim anladığım şu: Bu THY uçağında kokpit kapısı şifreli ama kapı açıldıktan sonra otomatik olarak kapanmıyor. Kapanıyorsa da hostes kokpite girdikten sonra -o veya bu sebeple- kapının kilidini devre dışı bırakmış.
Uçak yolcuları X-ray cihazlarından geçrilirken, botları çıkartılıp içine bakılırken, tırnak makasları bile uçağa alınmazken, uçağın kokpit kapısının kitlenmesinin unutulması ve iri yarı bir adamın sadece bu özelliğini kullanarak uçağı kaçırabilmesi ne acı!

Dilerim bu duruma sebep olanlar ve THY’nin diğer uçuş personeli yeniden eğitimden geçirilir ve bir daha uçaklarımız kaçırılmaz.

Öylesine Bir Mektup

Canım Kardeşim,

Şu satırları sana hayalle gerçek arasında bir yerlerden, günden kaçıp geçmişin güzelliklerine ulaşma arzusuyla dalıp gittiğim hayal dünyamdan yazıyorum. Basit kalıplardan kurtulup, sözcüklerin ardında kilitli kalmış anlamlara ulaşmak; insanların yüzlerindeki değil, kalplerindeki mutluluğu hissedebilmek umuduyla hâlâ bağlarımı kopartmadığım şu hayatla rüyalarımın arasında bir dünya bu. Çıkışlarıyla, inişleriyle, sevinçleriyle, hüzünleriyle ve her zaman ve herkes gibi benim de içime hapsetmek zorunda kaldığım utkularıyla küçük ama huzurlu bir dünya. Benim dünyam kısaca…

Canım kardeşim; sana yıllardır üzerinde yürüdüğüm ve hayatımın şu ana kadar olan günlerinin en anlamlılarının geçtiği bir yoldan bahsetmek istiyorum, bu mektubumda. Daha doğrusu bir tepeye çıkıştan… Bu çıkışlardan niye bu kadar çok korkarım bilemiyorum. Herhalde inişleri için olsa gerek. Ağır ağır çıkışların hızlı inişleri…

Geçen gün bir arkadaşa rastladım yolda. Hakan dönmüş, onu haber verdi. Hakan’ı bilirsin; dört arkadaşın o en büyüğüydü, ben de en küçüğüydüm. Kaç yıldır arkadaştık? Yo arkadaş demek doğru olmazdı bizim için, biz dosttuk hatta abi-kardeşlik. Kaç yıl olmuştu tanışalı? Dokuz? On?

Bunları düşünürken dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde köprüden geçmek üzereydim. Duraksadım bir an. Yıllardır her sabah, öğle, akşam, okul ev arasında gidip gelirken, geçerdim bu köprüden. Önceden betondu, sonra asfalt döktüler üzerine. 0 da çağa ayak uyduruyordu, biz de o yaşlanıyor muydu bilemiyorum; ama biz yaşlanıyorduk. On, on bir yaşlarında küçük bir çocuktum üzerinden ilk geçişimde. Acaba son geçişimde kaç yaşında olacağım?

Sen bilirsin kardeşim buraları. Köprünün iki yanını. Bir tarafta yepyeni evler, apartmanlar; hayatlarında boş cüzdan görmemiş, şımarık çocuklar. Köprünün diğer yanında ise bizim mahalle. Adı mahalle ama şehrin ortasında olmasaymış köy derlermiş buraya. İnsanların çoğu ise fakir. Bırak boş cüzdanı, hiç cüzdan görmemiş çocuklar yaşıyor burada. 0 zengin çocuklarının bir haftalık harçlıklarıyla inan hiç abartmıyorum bir ayı çıkarıyorlar icabında.

Geçtim sonunda köprüden, ağır ağır. Yıllara nasıl meydan okuduğunu düşündüm, nasıl böyle dimdik ayakta durabildiğini düşündüm. Kıskandım onu.

İşte tepeye doğru uzanan bayır karşımdaydı şimdi. Kim bilir, kaç kere çıkmıştım bu bayırı? Neler hayal etmiştim, bu bitmez gibi görünen yolu adımlarken?
Yolun iki yanında evler vardı önce. Yol asfalttı. Merdiven çıkıyormuşum gibi gelirdi bana hep tepe yukarı çıkarken. “Hızlı adımlarla çıkacaksın ve hiç durmayacaksın. Durursan bir sır demişti. Hakan bir keresinde, iki yanda Evler vara. Evlerin pencerelerinden bakan genç kızlar, evlerin önünde örgü ören kadınlar, kahve önlerinde geçenlere laf atan adamlar vardı. Yolda ise çocuklar… Çocuklar, bisikletler ve arabalar tepeye çıkan bu asfalt yolu yıllardır paylaşırlardı; ama hiç bir kaza olmamıştı bu güne kadar. En azından ben görmemiştim.

İnsanların arasından yürüdüm tepeye doğru çıkan yolun üzerinden. Hızlı adımlarla yürüyordum; çünkü başka türlü çıkılmazdı bu yol. Ama ben her zamankinden hızlı yürüyordum; çünkü Hakan gelmişti.

İnsanlar arkamda kalmıştı artık. Sanki bir çöplüğün içinden çıkmışım gibi geldi bir an. İrkildim. İnsanlar için böyle düşünmemeliydim. Benim de bir farkım yoktu ki onlardan. Kendi kendimi kınadım. Çünkü Hakan olsa, o da öyle yapardı.

Artık evler seyrekleşmiş yolun bir tarafı dağ, bir tarafı uçurum olmuştu. İşte o anda karşıma tek katlı, içinde kimsenin yaşamadığı o sarı ev çıktı. Ne çok korkardım ondan. Ama söyleyemezdim hiç; çünkü arkadaşlarım büyüktü, ben küçüktüm. Meğer onlar da korkarlarmış. Yaz geceleri eve dönmek için inerken tepeden, adeta uçarcasına geçerdim o sarı evin önünden. Sanki içinden bir öcü fırlayacakmış da beni yakalayacakmış gibi gelirdi.

Ezberlemiştim artık bu yolun her taşını. ‘Acaba selam versem tanırlar mı beni bu taşlar?’ diye alay ettim kendi kendime; ama bir yandan da her şakada bir gerçek payı olduğunu düşünüyordum. 0 kadar çok geçmiştim ki buralardan…

Bunları düşünürken Hakan’ın evinin önünde buldum kendimi. Daha zili çalmadan açıldı kapı. Kardeşi “Gel” dedi, kim olduğuma bile bakmadan; sanki beni bekliyor gibiydi.. Hakan odasındaymış; kapıyı çaldım, girdim. Yavaş bir parça çalıyordu kaset çalarda kucaklaştık. Göz göze geldik bir an. “Büyüdük” dedim, “Büyüdük” dedi o da.. İki damla yaş düştü gözlerinden. Sonra ağlamaya başladık, elinden şekeri alınmış çocuklar gibi. Bir şeylere kızarak; ama hiçbir şey yapamayacağımızı bilerek ağladık. Çocuklar gibi ağladık. Çünkü artık büyümüştük.

Canım kardeşim; Hakan döndü, tepeye çıktım.. Yarın onun yaş günü. Bir yaprak daha düşüyor ağaçtan. Yarın gene tepeye çıkacağım. Belki her gün tükenip giden güzel günleri bir kez daha anacağım.

Sana en içten dileklerimi yolluyor, insanları haya¬ta bağlayan o çocuksu umudunun hiçbir zaman tükenmemesini diliyorum.

Sevgilerimle…

Ertuğrul
- – - -

Bu epey eski bir yazı. 1992 senesinde, arkadaşlarım üniversiteye hazırlanırken, benim DJ’lik yapma, okul dergisi çıkarma peşinde koşturduğum günlerde yazılmış bir yazı. Kdz. Ereğli Anadolu Lisesi’nde okurken bir kaç arkadaşımla beraber çıkardığımız Esinti adlı okul dergisinin ilk sayısında yer almıştı. Esinti’nin hâlâ yayınlanıp yayınlanmadığını merak ediyorum doğrusu.